26 Nisan, 2011

Gidecek yerim yok ama evimdeyim

Tahammül sınırlarımın daraldığını fısıldıyorum kendime,
sonra bağırıyorum tahammüle mi geldi şimdi sıra?

Neye ihtiyacım var?
Çok şey değil aslında, görülmeye, duyulmaya, sayılmaya.
Pe heyyy.... sen git atölye yap 23 nisanlarda, de ki anne babalara, çocuğun katılımı da katılımı.

Ben her kolaylaştı sandığımın ertesinde, yine bir yel alıyor ortalığı, yine savruk, yine darmadağın içim.
Her fırtınadan sonra, sanki daha zor bir öncekinden toparlamak ortalığı.

Nereye kadar devam edecek bu böyle? Merak ediyorum.
Kaç kez daha bu son diyip kendime, anlamaya çalışıp tarafları, önce kabüllenip sonra affedip, sonra yine sevgiyle bir sonraki fırtınayı bekelyeceğim. Kaç kez daha boşver diyeceğim yara izlerime bakıpta canım acıyarak.

23 Nisan, 2011

Dün...

... birşeyler yazmak istemiştim istiklal'de adımlarken.
İlk tetikleyen, yıllardır ilk kez İstiklal'de Cuma namazına doğru olan hareket akışı ile karşılaşmak oldu. İlk kez, camiye doğru ve cami önünde bir bedenler korosu uğultusu duydum istiklalde.

Zencefil'e mi yoksa Mavra'ya mı karar verememiş bir halde biraz daha yürüyünce şöyle, İnci Pastanesi vitrinlerinde farklı bir görüntü çarptı gözüme; paskalya yumurtaları.

İstiklal'e ilk geldiğim günü düşündüm. İstiklal caddesinde yürümek bile korkuturdu beni; hem orada olmak başlı başına bir tehlike unsuru idi hem de çok kalabalık, ne idüğü bilinmez bir kalabalık.
İstiklal caddesinde yürümeye alıştığımda, ara sokaklar ürküdürdü beni hala, kaybolmaktan da çok korkardım. Kaybolmaktan kimseye bir zarar gelemyeceğini anladığımda, istiklal caddesinin bir alt paraleli, galatanın sokakları ve cihangir birer muammaydı hala. Galatanın sokaklarını, Cihangirin pıt diye galataya bağlanıverne tomtom yollarını, tarlabaşı bulvarını ve dahası tarlabaşının mahalleleri ve sakinlerini zamanla tanıdım.Okuduğum bölümün hakkı var, istediğim bu hali çokca o sağladı bana.
Sonra, şimdi ne hissediyorsun? diye sordum kendime. Sanki dünyanın en güvenli yeri, İstiklal gibiydi.

İstiklal'e ilk gittiğimde Neredesin Firuze'yi izlediğimiz sinemada bir film izledim.

Kayboluşlar...

Kaybolmadan bulduğun farkedilmiyor ve tutku ile bağlamıyor seni kendine çoğu zaman.
Kayboluşlar, yeni buluşlar için bir kapıdır önünde açılan. Kaybolduğun eşiği sevip yürürsen daha öteye.

Kaybedenler Kulübü

" Yaşam, geçiştirdiğin birşey olacak
- içinden geçtiğin; geçtilçe geciktirdiğin;
sonra da, geçip gitmesine izin verdiğin birşey..."
O. Aruoba

22 Nisan, 2011

Hak Ettiğin Güzellikler, Haksızlığın Olunca...

Hesapta olmayan bir yaz yağmuruna yakalanmak gibi hayatına doluveren güzellikleri hak ettiğini düşündğm, hiç tereddüt etmeden. Hak etmeye, başına gelen güzelliği hak ettiğine inanmaya, hele de hak ettiğime inandığım mutluluğu yaşamaya öyle çok ihtiyacım varmış ki...
Hak etmişliğin sebebi hiç hak etmediğim şekilde en umulmadık insanların beni acıtmışlığı ya da çok çabaladığım mutluluklardan bana kalan yoksunluklar olabilir.

Sonra bir gün, asla bırakıp gitmeyeceğine emin olduğum " hak edilmiş mutluluk" başka bir yöne esmeye başlayabilir. Rüzgarın değişen yönü sadece sıcaklığın derecesinden değil biraz da sana değmeyen esintisinden ötürü üşütür.

Hak edilmiş mutluluklarım, hak edilmemiş yanlızlığıma dönüşüverir birden. Ama lar başlar, büyük bir kabüllenilmişlikle birlikte buyur ettiğim. Önemsiz, terkedilmiş, boşverilmiş hissederim. Tanımadığım rüzgarlarda uçuşur küllerim, uçuşup dururken en sevdiğim kulenin tentesine düşüvereceğimi hayal eder, yapmacık bir mutluluğa boğarım kendimi.
 
Ne zaman farketsem bu gelgitlerimi, bu kadar hak edilmişlik ve haksızlık edilmişlik arasında kaybolan, kaybettiğim kendimi farkedince korkuyor yüreğim. Nasıl yapıyorum bunu birden bire kendime, hiçe sayarak sevdiklerim ve değer verdiklerimi. Ya bir gün, susturamadan yüreğimi söz çıkarsa dilimden?

20 Nisan, 2011

Sus Cümlesi

Etrafıma bakıyorum,

Umutlarını yitirenleri, yaşamlarını etrafında hatta belki uğrunda kurdukları fikirlerden çok uzaklara düşenleri görünce mutsuz oluyorum.

Mutsuzluğum, korkumdan. Umudun yarınını düşünmek en zoru galiba. En tat aldığın fotoğraftan bile bir acı sızması yüreğinde, en büyük gülümsemede bile bir tutam kaybettiklerinin kokusu...

Fotoğraf, Anadolu Turnesi 2010'dan, Halfeti. Görünene kanmayın, bir o kadarı da suyun altında o köyün. Baraj kalkındırır demişler, iş demişler, daha iyi evler demişler. Köyde gelişen tek yeni sektör bir elin beş parmağını geçmeyecek sayıda olan, gölün üstüne kurulu plastik iskeleler üzerindeki lokantalar. Evler betonarme evet, ama hala toz toprak ve çamur sokaklar.
Bir zamanlar gün batımı havaya bakan Ahmet Dede, mütemadiyen gözü suda şimdilerde. Anası, atası, evi barı, oyun kurdukları sokakları, koyunlarını gezdirdiği tarlaları, başını secdeye eğdiği camisi bile suda şimdi. Şaka değil, gölün yeşilimsi maviliğine aldanıp gökyüzünün sizi sarhoş etmesine izin vermeden gözünüzü diktiniz mi suyun altına, görünen köyün kılavuzla bile anlatamadığı öyküleri de, tüm yapılarıyla suyun altında. Bir köyün üzerinden yüzerek geçmek mümkün. Masal gibi değil mi?

Oldum olası sevmedim masalları. Hikaye güzel, masal yalan.

09 Nisan, 2011

Az önce, önce mutlulukla bulaşık bir heyecanla yaşardı gözlerim, sonra tadını sevmesem de uzaktan görünce bile duyumsadığım, hüzün mü, çaresizlik mi, herşeyin biraz karışımı mı emin olmadığım bir hisle hıçkırmaya başladım. Uzaktan gördüm aslında, dillendirildiği yerden çok ama çok uzaktı durup baktığım yer. Şimdi tüm bunları tadanı düşündüm, herkes için öznel olan bu acımsı tadın O'nun hahyatında da sevilebilir, ve yaşama inancı artıran haliyle kalmasını diledim.

Mutluluğa bulaşmış heyecanın sebebi, Ortabahçe dergisi için bu ay yazdığım yazının tasarımının bitmiş hali. Dergi çıktıktan sonra buradan da paylaacağım tasarımlı sayfaları. Hem tasarımını inanılmaz beğendim için heyecanlandım, hem de artık histen düşünceye geçebilen, dahası bu düşünceleri ürünleştirebilen halimle tanıştırılır gibi oldum bir an.

Diğer hisere gelince, burada onların sebebine diyeceğim yok, olmayacakta .

30 Mart, 2011

Bize Mekan

Biz mesela böyle bir yerinde evrenin, bir parçacık toprakta kocaman bir dünya yaratıpta kendimize, bize mekan edip de tüm evreni yaşayabiliriz insan ömrü elverdiğince.

Sıkışık mahallelerdeki sıradan apartman dairelerin minimalist ve göstermlik balkonlarında bile alabiliyorsak "mekan"ınımızın bahçesinde otururken yağan yağmurun kokusunu, birazdan gelip bize şımarıklık yapacak köpeğimizi bekliyorsak ve bir tabak kıymalı beğendideki iki tutam zencefil ile dünyayı keşfetmişcesine mutlu olabiliyorsak, bize her yer mekan olabilir. Ve biz ruhu olabiliriz tüm mekanların.

10 Mart, 2011

Kavram Çorman

Bir yerden tutmak, bir yeri bırakmak gibi.
Gözden çıkarmak, umursamamak, vaz geçmek.

Sağlamlığın görünür yanı.
Elde etmekse sorgunun başı,
Düşünmek çirkin, düşünmemek çirkin, sorular suçlayıcı, cevaplar edepsiz.

Düşünmeden durmak manasız, durmadan yürümek anlamsız.

Nereye gitmeli? Ne yapmalı? Ne söyleyip neye susmalı?
Boktan işler diyip bırakıp gidebilirim,
Olduğum yerde kalıp, döngünü birincil çemberinden başlayabilirim, ya da....

23 Şubat, 2011

Yeni Şans

Bazı işler yarım kalabilr, araya kaynayabilir, ama her zaman ikinci bir şansı hak eder,
Yarın ilk toplaşmaca ile başlayacağız belliki, Ve ben karar verdim, bir kez daha gidec eğim Eğitimin E Hali'ne. Daha pek çok kez "orada" olmak ümidi ile....

Adres burası, bekleriz:)

16 Şubat, 2011

Sen, Ben ve Yolculuk

Biz, yoldaş olmadan birbirimize, yolcu olacağız biz bize. Sen ben, ben sen olup da yürüyünce, ayrı iki dünya birbirinin peşi sıra yuvarlanıverecek dar, eğimli, taş sokaklardan. Sonra bir yudum su, amansız sarı sıcak öğle güneşinde.

Biz seninle, atlayıp da birbirimizin heybesine, bi türkiyeden bir dünyadan gezeceğiz ha gezeceğiz. Sen bana geldiğinde, ben sana durduğumda sen dünyanın ben türkiyenin yarısını gezmiş olacağız ya, biz birbirimizin heybesinden bakınca, başka bir gerçekliğe gözlerimizi kısacağız gün ortasında. Günün hep ortasında olacağız, ne başına ne de sonuna daha yakın, hep ortasında. Her bitişe ve yeni başlangıca hep uzak.

Kah atlayıp sen benim heybeme, kah ben yerleşip senin heybene, gezeceğiz ha gezeceğiz. Şimdi tanışık olduğumuz ülkeler, şehirler, köyler, bize mekan olacaklar ve biz onların öyküsü.

Biz seninle, birbirinin heybesinden akan bir çift gez-inti olacağız. Düş olacağız, bir birimizin avuçlarından düşmeden.

12 Şubat, 2011

Ve...

mutlulukla ve heyecana boğan haber gelir.
Bir eğitmen eğitiminde daha beraberiz sayın seyirciler:)
Takip edin;)

10 Şubat, 2011

Bir gün biri sorarsa,

Hangi bölümü isitoyrdun da puanın yetmedi de, şehir ve bölge planlamaya düştün?
O'na derim ki, Ben sadece şehir ve bölge planlama bölümünü seçtim. tek bölümdü istediğim.


Ve bıyık altından gülerek, kendi kendini bu bölümde buluş sebebini anımsamış ve tek gerçeklik o sanırken verdiğim cevabı beğenmemiş olacak, derse ki yine, E peki, inandırı olmayan idealist hanımefendi, şehir bölge planlama bölümündeki favori on dersiniz nedir bakalım?
O'na derim ki;
Şehir sosyolojisi
Planlama kuram ve teknikleri
Bilimsel düşüncenin evrimi
Temel tasarım
Şehir hukuku ve şehir yönetimi
Bölge Bilimi ve Planlama
Metropolitan planlama
Şehir yenileme
Sustainable development and planning
Konut sorunu ve politikaları

pek tabi ki şimdilik, henüz aldığım ve almayı heyecanla beklediğim derslerimde var, bu listeyi seneye güncelleyebilirim.

Sordular, aynen böyle söyledim.
Evet hiç proje yok içinde, aynı öneriyi sunacağım, bu bölüm ikiye ayrılmalı; projeli ve projesiz.

Bu günlerden bildiriyorum:)

Bunlar, yeni bu günler efenim:)


Tam değil, hala okula gitmek, bırak okula gitmeyi sokağa çıkmak büyük cesaret işi benim için, hala canım acıyor ama günden güne azalarak. Son iki gündür, bedenimi iki ayağımda eşit hissedebiliyorum:) evet adımlarım biraz aksıyor, çabuk yoruluyorum, vücudumun tüm kaslarında uzuuun bir uyuşukluğun ardından ufacık harektlerde bile sızılar duyuyorum ama mutluyum:)

Hiç yürüyemeyecekmişim, yürüsemde eskisi gibi olmayacakmış hissiyatından, pek tabiki pek çok değerli insanın da  desteğiyle, hızla sıyrıldım. Son 48 saattir, eğitimlere, teknik gezilere, proje toplantılarına, yollara, sokaklara, sevdiklerime, sevdiğim kentlere hayaller büyütüyorum.

Okulla ilgili düşnüyorum. Proje 5 notumdan dolayı çok mutsuzum, ortalama hala yüzüme gülmüyor. Proje 5'i bu dönem takrar mı alsam acaba diye düşnmüyor değilim Aslında bunun bir sebebi de, bu dönem istediğim proje hocasını seçememiş olmam. Bilemiyorum, bir karar var vermem gereken ben bu kararı bu haftamı yoksa bir yıl sonra mı vermeliyim ona karar veremiyorum.

Ve beklediğim, çok istediğim bir haber var. O haberi de alırsam, herşey çok güzel olacak:)

04 Şubat, 2011

Hadi bi toparlayalım...

Bir süredir, ki bana haddinden fazla uzun gelen bir süre bu, başka, bambaşka bir halde gidiyor hayat.

Şaşırtıcı bir ocak ayı geçirdim, benim ocaklarım saniye saniyesine dolu, çok düşündüren, çok çalıştıran, az uyutan, sokaklarda gezdiren, koşuşturmacaları ve hesaplaşmaları seven ocaklar olurdu. bu yıl öyle olmadı, bir garip...


Havaların kararsızlığını, kışı yaşatmaktaki plansız programsızlığını bendeki plansız programsızlığa, belirsizliklere, gevşek gevşek programlar yapmama sebep sayıyordum ne zamandır. Kendimi ne final haftası telaşında, ne proje teslimi öncesinde hissedemiyor, çalışsamda geçmiş yıllardaki kadar yorulmadığım için çalışmış hissetmiyordum, diğer bir açıklaması, itina ile sadece öğrenci olmaya karar verdiğim bu dönem, sadece öğrenci olmanın bana iyi gelmediğine kanaat getirmiş idim....

Ayağımı inciteli ve totomun üstünde yaşamaya başlayalı 3 hafta bitti, 4. haftanın içindeyim. Bu geçen sürede önce sokağa ne kadar aşık olduğumu kavruk bir acı ile öğrendim. Pencerenin önüne gelip kafamı dışarı çıkardığımda gözlerim dolacak kadar.  Evde oturma, hatta ev içinde aynı kanepe üzerinde yaşama halinin yarattığı buhrandan bahsetmiyorum bile.

Sonra finaller.... çok saçma çok garip bi final haftası. sit koruma finalinin olduğu gün hastanede emar alçı filan gibi turlardaydım. inanılmaz canım acıyordu. ertesi gün kelime açıp okumadan bölge finaline gittim ve iyi geçti. 3 gün çalıştığım vizesi leş gibi geçmişti. ertesi gün yine kelime çalışmadan hukuk finaline gittim. Şence hoca erken çıkmak istedim diye niye o kadar atarlandı anlamlandıramadım ama üzgünüm, o sıralarda oturmak çok canımı acıtıyordu. pazartesi günü metropolitan finaline gittim. enteresan olan finallere gitmem değil tabi, tamam okulun kapısına kadar arabayla gidip sonra koltuk değneklerimle seke seke sınıfa gitmem yine seke seke çıkış kapısını bulmama vs alışılmış şeyler değil, yeni yeni öğreniyordum o sıra. enterasanlık hali bütün gün içinde gerçekleştirdiğim tek eylemin finale girmek olması ve sonrasında gelen dayanılmaz yorgunluk hali. o kadar boyun eğdim ki bu yorgunluk hissine, bir günden bir güne sadece eser miktarda yemek yiyip, tuvalete gidip yatıyordum.

 Sonraki günlerde proje yapmaya başladım. Yetiştiremem diye hedeflerimi net ve minimumda tutmuştum, ideal ve mutlaka aksar diye yaptığım zaman planlamasından da erken bir şekilde cumartesi 17:00 sularında bütün çıktılarımı almıştım. sonra yine uyudum.

 Bir kaç gün çok mecbur olmadıkça kimseyle konuşmadım. çok ağrılı bir regli geçirdim. daha az yemek yiyip tuvalete gidip daha çok uyudum.


Tüm bu anlam veremediğim yeni hayat formunun içinde çok anlamlı şeyler olan bir doğum günü yaşadım. Benim için tercih edilebilecek en güzel, en ifadeli çiçek buketini aldım. Git gel 2 saat süren bir yolu göze alıp, bi saatcikte olsa beni görmek için gelen öskem, akşam vakti çat kapı gelen canlar gülden ve gökberk , gün boyu susmayan telefonlar, mailler, mesajlar, annemin oturduğum yerden çalıştırdığım hayal gücümü pratiğe dökerek yaptığı ıspanaklı kek, portakallı ve kestaneli kremalı yaş pasta ve daha bir sürü detay, günler sonra ilk defa bir gece ağlayarak değil, gülümseyerek uyuymama sebep oldu. Ertesi sabah ağlayarak uyanmamınsa bambaşka sebepleri vardı.

Önce bu ayağımı incitme ve alçılı ayak sürecini hiç sorgulamadan kabüllenişime şaştım, sonra kaderciliğime verdim. sonra final ve proje teslimi dönemine gelmesi iyi mi kötümü bunu düşündüm. en iddaalı dualistler bile ağlardı halime, öyle çok çıkamadım içinden. Sonra ha biticek ha bitti diye planlar yapmaya başladım. Yavaş yavaşi gün geçtikçe, o alçı sonrası olan hayattan uzaklaştım. sanki bir daha hiç sokağa çıkmayacak hiç okula gitmeyecek, taksimden eminönüne hiç yürümeyecekmiş gibi. düşünmez oldum, düşünemez.Daha çok dizi, daha çok film, kaneviçe, kitap ama daha az hayat.


Dün alçım çıktı, için çıkan şey beni şaşırttı. Sol ayak bileğime bu kadar yabancılaşacağımı hiç tahmin etmemiştim. Alçı çıkınca tahmin ettiğimin aksine canım acımaya başladı. Halen ayağımın üstüne basıp yürüyemiyorum. Üç gün sonra okul açılıyor, nasıl gidip geleceğim hakkında hiç bir fikrim yok. Alçı, bandaj, fizik tedavi ve yüzme den oluşan tedavi sürecine ameliyat ihtimali de eklendi. Ve sanki, bundan sonra hep böyle oturduğum yerden akacakmış gibi zaman.

Sanki şimdi kuş olup uçsam, bi açıklık bulupta dışarı çıkmayı beceremeyecek mişim gibi.

Geçer dimi? Ben yine günde üç şehir değiştiririm?

14 Ocak, 2011

Yetmez miş!

" İncitmemek yetmez, incinmemek gerekir.
  İncitmemek kolay, davranışla alakalıdır.
  İncinmemek, duyguyla alakalıdır, duyguyu da kontrol edebilmek gerekir."

dedi bugün bir zat-ı muhterem.

12 Ocak, 2011

İnsanlar Plan Yapar, Yaratan Gülermiş:)

Bu hafta için 4 final, Pelin'e İstinye'de balık, Yeniköy'de kahve ile son günler turu, aylardır görüşemediğim Efe ile görüşme, Gülden'in evini taşıma, Nesli ile röportaja gitme gibi planlarım var-dı.

Önümüzdeki hafta, bir final, deliler gibi proje yapmak ve rapor yazmak istemiştim.

Bir sonraki hafta, proje teslimi, teslimiden bi gün sonra güzel bir kuaför turu ve akşam dışarı çıkıp deliler gibi dansedip hem yeni yeşımı kutlamak hem projenin bütün hantallığını atmak, iki gün sonra Pelin'e veda partisinde hem ağlayıp hem oynamak, sonra bi koşu ankara yapmak istemiştim.

Ne mi oldu? Nur topu gibi bir alçım oldu. Tüm bu üç hafta benimle birlikte olacak.
Böyleyken böyle. kader kısmet....

10 Ocak, 2011

Yediğin lokmanın tadı ne olursa olsun, gözlerin acıyla kapanıyorsa her ısırıkta, ne kadar yanlız değilim ve mutluyumu desen de, bal gibi mutsuzluk, yanlızlık akıyor işte göz kapaklarından.

Aptalım benim. Küçük kadınım, koca aptalım. dur bir dakika, iyelik ekleri fazla. Küçük kadın ve koca aptal. sadece bu kadar.
'-m' i bile hak etmez kimileri.
hakkaniyet dağıtmak bana düşmedi elbet ama senin payına düşen de belli işte, naaparsın.

07 Ocak, 2011

Bir - ki - üç !

Bir yeni yıl yazısı yazmadım, çünkü benim için gariptir ama çoktandır 2011 gibiydi zaten.
Ne 2010'un gidişi, ne 2011'in gelişi bişey hissettirmedi. Yeni yıl geceler, soluksuz geçen dönem sonlarında nefes alacak bir "boş gün" den başka bir anlam taşımadı gitti benim için. Taşıdığı anlam o "boş gün" ün nasıl değerlendirildiğiyle şekillendi hep, iyi ya da kötü.

Şimdi demek isterdim ki, bu yeniyılın ilk yazısı. Ama değil işte.

Evet, şimdi yazmaya deva medebilirim. Bir geçiş yazısına ihtiyacım vardı, perde çeker gibi. yazdım bitti. 

17 Aralık, 2010

Düğün var bu gece; Şeb-i Aruz.

Dün Semah'a durduk yanyana,, bu gece Sema var Konya'da...

Aşk' ı aşurede buldukya dün, bu gün aşka yanan yürekler duayla raksa edip semaya karışmakta.

Bu gün, binlerce insan bulunmaz bir şölene tanıklık edecekler Konya'da. Kudümler 'hadi' diyecek, neyler nefsi yorup kendini bulduracak ve kendi nefsinden sıyrıldıkça bedenler, selam verip, destur alıp raksa koşacaklar. Tennureler nefislere kefen olup, nefis kendini öldürdükçe kanatlanıp uçacaklar. 40 mertebeyi 40 adımla aşıpta 41'e varanlar, yedi nesil seferde dertlerine deva bulacaklar. Sikkelerle mezar taşını başında taşıyanlar, baş eğip el öpüp semaya duracaklar.

Bu yılda, yetişmesi gerekenler peşinde bir koşturmacadayım. Oysa bu sabah, Konya'da nefes alıp akşamına Şeb'i Aruz'a yol almayı ne çok isterdim.

13 Aralık, 2010

Büyülü Tadlar

Tarçın, Zencefil, Karanfil, Zerdeçal

Hepsi, lezzetin büyüsüne efsun katarlar. Efsunlarını, fonetiklerindeki rahiyadan alırlar.

Her romantik sever efsunlu tadları. Ama günlük yaşamda o efsunla yaşamak, her yüreğe sığmaz.
Her lezzet listesinde yazar; tarçın, zencefil, karanfil ve zerdaçal. Ama her benim diyen usta, efsunda elinin ayarını tutturamaz.

Ölçülere bakmadan, dokunduğunda hissettiğinle ayarlayabiliyorsan efsunu, tarçın, zencefil, karanfil ve zerdaçal sana haktır. Demem o ki, o yürek efsununu susturunca boğulur, kan dolar.

Ama yok başka başka reçetelerdeyse gözün, senin yaşama tad vermekle ne işin var!

05 Aralık, 2010

Tad Almak

Kereviz ve havuç, Nar ve portakal...  bunlar süper ikililer miş, daha iyisi yokmuş.

Bir de besinlerin;
1.tadları,
2.dokuları
3.birleşik faydaları önemliymiş.

Yani, ne pahasına olursa olsun, estetik yada sağlık için, sevmediği tadlarla bünyesini yormamalıymış insan.

Sen ve ben, süper iki olur muyduk, kereviz ve havuç gibi. Tek tek çok faydalı ama birlikteyken harikalar yaratan...
Yani ne pahasına olursa olsun, yaşamaktan, dokunmaktan ve birleşik bir hayat yaşamaktan tad alarak?

ne önemi var?

güzel sadece.

28 Kasım, 2010

Ne Önemi Var?

Çok tanıdık biriyle yeni tanışır gibi.

Tanıştığım anda tanıyordum zaten ama kimsin bilemedim.
Bakışlarında bir kaç insan, saç tellerinde bir kaç insan, kokusunda, nefesinde, dokunuşunda bir tek onu buldum.
Tanışık olup ta bulduğunu tanıyamadım.

Ne önemi var?
Hiç.
Güzel. Başka başka sıfatlar eklenebilir, abartılabilir, kocamanlaştırılabilir ama gerek yok.
Sade. Olduğu gibi, olduğum gibi.
Güzel. ve İyi belki, İyi insan olma halini bilemem de, iyi hissetmek.

Ne önemi var?
Öyle işte. Hiç.

21 Kasım, 2010

Proje I, İlk İlişki Gibidir!

Neyle karşılaştığın çok önemli! İlk defa karşılaşıp tanıyaaksan, hele ki çağrışımlar, hayaller varsa kafanda ona dair. İlk deneyiminde ne yaşadığıni neyle karşılaştığın çok önemlidir.

Görmek istediğin, görmeyi hayal ettiklerinde direnir. Ama gördüğün, bambaşka bir şeyi sana diretir. Gördüğün, gerçeğin algıladığın yanıdır. Yani gerçeğe en yakın olan. Ve söz daima onundur, gerçeğe en yakın olduğundan.

Aşık olmayı beklediğin, hiçte hayal ettiğin gibi çıkmaz karşına. Hataa bazen, küfrettiğin, kızdığıni lanetlediğin ve hayatından uzak tutmaya yeminli olduğun gibidir. Ama gerçeğe en yakın olandır. Üstelik, bilinçli, isteyerek, benim tercihim diyerek ve mücade edilerek "verilmiş" bir karardır. Senin verdiğin!

İlk, sonrasına derin izler taşıyacaktır. Ya gözü kapalı atlayacak yada inatla, tanımayı bile reddederek ayak direteceksindir sonraki yenilere. Daima bir kusur olacaktır yenilerde. Çünkü hepsi, artık eski olsa bile ilk olanın yenisidir, devamıdır ve eş değer kategorize edilmeye layıktır! Bu miğde bulantılı ilkgençlik, geç ergen hali yetişkin benliğine yaklaştıkça, çok güvendiğin değerlerinle alaşağı olup yeniden yüze çıkmayı başardıkça ve alıştıkçai yavaş yavaş ama illa ki acıtarak geçecektir.

Yani ilk ilişki gibidir proje bir. Uğradığın hayal kırıklıklarını, hayalle gerçeği karışmş yaşanmışlıkları, karşılaştığın tavırları, yarattığın ve yaratılana tanık olduğun yargıları, eleştiriyi, eleştireni, eleştirileni, sancılı miğde bulantılarını, buhranlı halleri inatla, karşı koyamayacağın ve çoğu kez farkedemeyeceğin bir incelikle direnerek hep bir sonraki yeniye taşır.

Elbet zamanla geçer, ama illa ki acıtarak. Ve senin verdiğin yeni kararların durur avuçlarında. Yeniden acımayı ama biraz daha mutlu ve alışkın olmayı bekleyerek.

16 Kasım, 2010

Bayram Rüyası

Uyuyordum ben aslında.
Belki de uyanmıştım görünmez olana.
Belliydi, sarısının kırgınlığından, ışığından, yaprakların yorgunluğundan
Ve gözlerindeki huzurdan biz insanların.
Tüm telaşlarıyla bitenlerden,
Bal damlalarının yanaştığı göz kapaklarından,
Ve bahara hayal kurma zamanını karşılamaya hazırlanmalardan.
Belliydi,
Sonbahara az kala, yazın sonuydu işte.

Toprak birazcık suskun. Bitirmiş,söylemiş tüm öykülerini bahardan bu yana.

Sıvaları dökük ve bir hayli küçük bağ evinde,
Evin önünde bir oda,
Oda olmuş bir havuz
Henüz mermer döşenmemiş çimento zemininde havuzun,
Yüzüm, yüzüm, yüzümüz.
Yüzüyoruz habire.
Su berrak mı berrak, mavi mi mavi.
Ufacık bir pencere, çatısı olmayan odada
Ve güneş, pencereden geliyor yüzümüze.
Yüzüyorum, yüzüyorsun habire.
Yüzümüz var,
Bir birimize saklı, birbirimize emanet.
Ben ne isem dört sene, sen O' sun.
Asmalardan üzüm yiyip, saçlarını kurutuyorsun.
Hadi gel, diyorsun. Gün batmadan bir kez daha.
Yaz bitmeden, yazın bittiği bu akşam gelmeden bir daha.

Son kez gözümü kırpıp yaz güneşine,
Nefesimi bırakıp suya, yüzüyorum habire.
Gülüyorsun. Gülümsüyorsun, gel diye.
Dilin suskun, biraz tedirgin.
Hoş gelmiş gibisin yepyeni bir yere.
Aslında gelsen, ne hoş gelirsin.

Küçücük bir odaya sığdırıp ta derya denizi,
Küçük kare pencereden damlayan güneşte güneşlenip te
Yüzdükçe yüzüyoruz habire.
Yüzüm var, yüzün var, yüzümüz var birbirimize.

11 Kasım, 2010

Nerdesin?

Tek kelime, tek kelime yazmamıştın eylülden beri. Yazdıklarımda hep sanki, asıl içimde oturan konunun çok uzağındaymış gibiydi yaşamım.

Yok saymak, adı geçtiğinde önemsemiyormuş, tepki vermiyormuş gibi yapmak, hali vaktiyle ilgli haberleri mahallenin esnafından öğrenme haliyle, çaaaattt diye, ne varsa kendini ıraksamak için kurduğun hepsini yıkıp geçmesine engel değil işte.

"Barış" ı konuşmak, "barışsızlığım"la yüzleştirdi beni.
Ağladım. bir yılı geçmişti bir oturumda ince ince ağlamayalı.
Hızla, başladığımdan bu yada üst üste koyduğum ne kadar taş varsa hepsinden düştüm bi anda.

İlk defa, o gün düştü kelimeler benimle birlikte. İlk defa o gün, kendi kendime, elimde yeşil kalemim ve uzun zamandır demokrasi'nin eğitimleri için beklettiğim defterime yazdım " babaanne".

O gün farkettim ki, tüm lan biten sanki öyle çokta yakın olmadığım bir arkadaşımın başına gelmiş ve sadece anlatmaktan kendini alıkoyamadığı bir ana denk geldiğim için dinlediklerim gibiydi.
öyleleştiriyordum.
Düşünmüyordum. Uyanamadığım rüyaları ben gördüm saymıymıyordum. Ben böyle yapınca Babaannemi düşünmüyor, canım acımıyordu - güya-. O öfkeyi hisseden ben değildim sanki.

Oysa, tüm o olağnüstü keyifli hallerin sebebi, öfkeyi maskelemekti belliki.
Belli ki...
Geçmiş değil hiç bir şey.
Hele şimdi bir de bayram ya,
Özlüyorum seni.
Kimi özlediğimi bilmiyorum Babaanne.
Sen hangi insansın bilmiyorum. aradığım yerde, anılarımda bile bulamıyorum seni.
Yok- sun. Yok musun?
Benim hayatımı idealize ettiğim insan mı yoksa bizden vazgeçmiş olan mı?
Gözlerinden öfkeyi bir anda- 22. yaşımda- öğrenipte, bünyemde öfkeyi ilk kez bu kadar şiddetli hissettiğim insan mı?
"Eski babaannem" dedim bi kere biliyor musun? Nereye gittin sen?
Eskiden bilirdim. evim yuvam yerin birdi. Atlayıp gelirdim bi geceden bi sabaha. Sesini duyardım.
Şimdi, şimdi yüzün bile yok babaanne.
Nerdesin?
Yok musun?
Aynı hayatta, aynı yerkürenin üstünde, adresini bildiğim, doğduğum büyüdüğüm evdesin. Ama yok işte.
Bulamıyorum seni. Arayamıyorum bile.
Engelleyen, korkutucu gelen yokluğun mu yoksa varlığın mı bulamıyorum.
Nasıl bu kadar yok oldun Babaanne?
Nerdesin? Yüzün bile yoksa....
Yok musun?