Günlük Değerlendirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük Değerlendirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Ekim, 2012

Ayma Hali...



Aylardır çektiğim karın ağrısının kelimesini buldum bugün; baskı...

Yönü, şiddeti, etkisi, ögelerinin hepsi koca koca ağırlıklar küçücük ayma anında. Midemde toplanan hislerin yarattığı öğürme, kusma arzusu da yanında...

2009 yazından sonra 2010 kışına dönüyoruz, yerle bir eden dengesiz bir yazdan sonra güçlü bir kışta aklımın başıma devşirildiği... Bana ne yapıldığına ve ne olduğuna benim izin verdiğim meselesi...

Şimdi, dahası da var biraz... benim nası bir ihtiyaçla o karın ağrısını yaşatsın diye bana birilerini görevlendirdiğim hayatımda. ve kendimden habersiz debelenmeler, hem de kendini çok ne yaptığını, ne istemediğini bilir sanıp da...


Genç Kampüs Eğitimi,  
Kadıköy/Rıhtım


16 Ağustos, 2012

Böyle Geceler...

Böyle gecelerin sabahlarında hep bir ses bekliyor insan, bir mesaj. Evrenden, doğadan, arkadaşlardan, dosttan, adı olmayan sevgiliden...

Gökyüzünün seni sarması güven verirken, kafanı kaldırdığında gördüğün gecenin fazla geldiği gecelerde yani...
Söylediğin, söylediğini duyduğunu bildiğine söylediğin ve söyledikçe sustuğun geceler... Ağlamak ya da ağlayamamaktan bitkin düştüğün... Konuştuğun, konuştuğun, tüm zehrini atıp barış için beklediğin... Uykuya susadıkça uyumanın fazla geldiği gecelerde yani, kendini sokaklara attığın ama kaçtığın eve geri döndüğün...

Geçmişle o an arasında bir sünger çekmek için hevesle beklediğin gecelerde, bir sonraki cümlenin yeni bir sabah ile yeni bir şeye kurulması için sabırsızlandığın gecelerde yani...

Hiç ses gelmeyeceğini bile bile, belki de kaçmak için kendi sesinden, beklersin işte bir ses gelecek diye.
O ses gelmez, o öyle bir sestir ki, geldiğinde duyabilmektedir kişinin marifeti... Duymak için susmayı ve yüreği susturmayı öğrenmeli....

 15 Ağustos'12
Bir Çengelköy gecesi, ya da erken sabahı işte... 

Ve dahası...

Birbirinin peşi sıra gelenler...

Ne zaman biteceğini bilmiyorum bu gelmelerin, ama götürmek için geldiklerini biliyorum.

Ya benden bir şeyler götürmeye, ya da beni bir yerlere götürmeye...

En büyük hayalim, en büyük hayal kırıklığım oldu demiştim ya, bir ihtimal daha var belki; hayal etmeyi beceremediklerim...
Dua etmekten korktuğum gibi, hayal etmekten de korkuyorum çoğu kez. Gerçek olduğu yerde, gerçekliğini bilememekten... Bir de, bir yol var ki bu aralar, hayalinden başka sığınak ve ihtimali olmadığı gibi, olmadan da yapamadığım...

Aklım, bedenim, beynim ve yüreğim... Hepsi başka bir telaşta bu ara...Ruhum ise, beklenenin ötesinde sakin ve dingin, yorgun tabi bir de... Heyecan ve mutluluktan başım dönmüyor -ki dönebilirdi de- ama dinginim, huzurlu gibiyim. Hatalarıma yaklaşırken daha yetişkin, heveslerime bakarken daha çocuk...

Aslında, dönüp bakmayı canımın istemediği günlerim de uzakta değil çok... Bir türlü dönemediğim blogumdaki eşik, temiz geleceğim sözü mesela. Temiz desem değil ama kirli de değil, hafif değil ama ağırlığını da kaybetmiş bir mevzu gibiler şu anda. Belki kirin, pasın benim asıma yazılmış çöpler olarak ayan beyan olduğundandır ortada...

İnancımı kaybettiğimden, gücümü yetiremediğimden... Karar vermenin rahatlığı, vazgeçmenin ızdırabını bastırdı. Yine sonsuz belirsiz önüm, ne gelecek başıma bilmiyorum. Sadece iyi olacağına inanıyorum, inanmak zor değil çünkü niyetime de eylemime de güveniyorum. Anlatamasam da doğru kişilere ne/ nasıl, o en derinde kurduğum hayali bekliyorum.  Dahası, dahasını da duyuyorum bu günlerde. En çok açık kapı bulacağımı sandıklarımda çat çat birer birer kapanırken kapılar suratıma, beklentisine bile girmediğim kocaman kapıları görüyorum.

Küçükken yaptığımız gizli niyetli, bol geyikli espriler geliyor aklıma... Gülümsüyorum...


10 Ağustos'12 / Asos

Ve dahası...

Çok değil, bir kaç ay önce umut dolu imiş yazdıklarım bu deftere... Sevgiden, birlikte var etmekten dem vurmuşum...

Bu bitmek bilmezcesine uzun ama aslında kısacık zamanda yüklemlerimin yönünü böyle hızlı değiştiren ne oldu?
Ne oldu da en büyük hayalim, en büyük mutsuzluğum oldu?
Ben ne yaptım? Ben kime ne yaptım ve ne oldu bana?

Hala bir köşesi - odak hissettiğim ama bana uzak duran köşesi- alev alev, heyecanlı, inançlı ve beni var edenken, meydan yerinde görünen bu öfkem de ne? Nasıl yerleşti bu soğukluk içime?

Nasıl büyüdü? Ne oldu bana? Kendime ne yaptım?
Nerede bıraktım? Nerede unuttum?
Ne zaman vazgeçtim? Niye yaptım bunu kendime?


Bir dönemin dönüm noktası olan dönemselden.... 
Ağustos'12

26 Aralık, 2011

Proje Öncesi, Daha Öncesi ve Sonrası

Nefesimi tutyorum.
Eğer tutmazsam yeni bir nefes bulamıyorum.

Üç gün, sadece üç gün nefes aldığım yerdeydim.
Ne mi oldu? Nefes alırken içim darlandı. Öfkemin yönünü bulamadım, yerimi bilemedim.
Acil içe dönüş eyleminin gerekliliği ile sarsıldım. Dilim söylemesin, ruhum duymasın ve aklım anlamasın diye de kendimden kaçtım.

Yapamam dedim. Kendimi hiç bu kadar tekinsiz, güvensiz, köşeye sıkışmış ve tahammüle mecbur hissetmemiştim. Ki aslında çok daha belirsizlikler içinde yüzdüğüm zamanlarda çok daha cesurdu yüreğim. Galiba biraz, şu an yük gelen herşeyden cesaretimin sorumsuz yanını sorumlu tuttuğumdan bu halim.

Bu durum geçici biliyorum. Gerçekliğine teslim olamadığımı da. Eğer ki anlamından çok uzak köşede değilse zihnim, hakikatimi görmekten ve uzağına düşmekten korkuyorum. Hakikatin kendinden değil, hakikat için eylemsizliğimden.

Depresyonun eşiğinden bir adım daha öte gittiğimin de farkındayım. Elim renkli renkli haplara, tadı güzel şuruplara ve sonrasında gelen netlik ve rahatlığa gitmiyor değil. Ama kendimi tutuyorum, bittiğinde daha kolay yokmuş gibi yapabilmek için belki.

"Proje" kelimesini duyunca hatta yakın hissettiklerim "nasılsın?" diye sorunca çok mutsuzum ben  diyipte devam edemediğim, gözlerimdeki ıslak yanmaya mani olamadığım ve kalp çarpıntısı yaşadığım doğru. Proje yapmam lazım diye uyandığım sabahlarda aynı çarpıntıyla uyandığım hatta öncesindeki gece çarpıntıdan uykuya dalamadığımda. Ve dört hafta önce "artık devam etme bence geçebileceğini sanmıyorum"diyen yetki sahibi bilir kişiye rağmen - kendisine hoca diyemediğimden bu tabir - inatla ben bu projeyi geçeceğim diye direttiğimde doğrudur.

Şimdi?,  herşeyin hayırlısı ile son iki ders ha gayret arasındayım.

14 Kasım, 2011

Yani...

İçim üşüyor varlığında,
olmasan belki soğukluğu da bilmezdim.
Ve söylediğinde dilim, bedenim
belki duyardın sen, olmasaydım ben.
Hani, hep duyarlıyızdır ya tanımadığımız ve uzak ötekilere karşı.
Karşıyım şimdi, karşı durdukların olmuşken sen,
Ve karşı pencereden tanışık olmadığın komşuyu izler gibi,
tanıdık benliğini arıyor gözlerim.
Bakıyorum,
da gördüğümü tanımıyorum.
İşte, içim üşüyor yani.
Tanı(ya)mamak kadar gerçek,
Gözüm bir yerden ısırıyor gibi kaypak da değil,
Tanımamak, yok olmak kadar net.


12 Kasım, 2011

Kendim ve Ben...

... biraz daha iyiyiz şimdi. Yaklaşık bir ay gibi bir zaman geçti kutlu sonlarım buhranının ardından. Bir kaç avuç göz yaşı, strese bulanmış bir mide felaketi, bir miktar kontrolsuz uyku serüveni, bayram vesilesi ile evde geçirebildiğim - ve çalışabildiğim - bir kaç gün her ne kadar bitmesi gerekenler listesinin yarısına bile yaklaşamamış bile olsam da görece iyi halim.

Elime ayağıma dolaşmış, uzadıkça uzamış işleri teslim etmenin rahatlığı var. Sonrasında her ne kadar sünüp gelen kuyrukları olsa da önceden bana bilgisi verilmeyen çalışma süreçleri için deliler gibi sorumluluk altında hissetmiyorum kendimi, biraz da ne kadar ince düşünürsen düşün kendi istediğini yapmadığın müddetçe tatmin olmayacak bir egonun varlığına aymanın da etkisi var tabi. Aidiyet hissetmeden iş yapmayı da deneyimledim.

Artık Pembe Ev insanıyım:) Ara sıra rüyalarımda bile görmeye başladım. Gençlik Merkezi nedir diye sorsanız içime sinerek vereceğim bir cevabım yok henüz, ama özellikle okulun yükünü biraz attıktan sonra sırtımdan bir takım planlarım ve arayışlarım var. Birde, müthiş güzel eğlenceli gecelerin orta yerinde kafasının en güzel haliyle " ben çok istiyorum oturup konuşalım, ne biliyorsam anlatayım" diyen muhteşem arkadaşlarım var. İki büyük pişmanlık sonrası vicdan azabım vardı, dilimi ısırıp sahiplerine anlattım. İçimi rahatladan suçu itiraf etme pskolojisinden çok karşılaştığım açıklık oldu, uzun zamanda belki görece az işle birikmiş ama çok sağlam içimde hissettiğim güveni sımsıkı yanımda görmek bambaşka birşeymiş gerçekten...

Okul... okulla ilgili hissiyatım, uzatmalı bir aşk acısı gibi... Çok sevmek çok nefret etmek. Başka bir tarifini bulamıyorum. Kendimi bu kadar ait, bu kadar yabancı hissetmek ve bu kadar eş zamanlı nasıl mümkün bilmiyorum.... Gururlarım ve utançlarım, mutluluklarım ve pişmanlıklarım nasıl bu kadar sarmal...? Okulla ilgili konuşmaya korkuyorum artık, git gellerde boğuluyorum diye. Her ne kadar o dünyadan kopmak istemesem de bitsin artık istiyorum, başka limanlara doğru yol almanın zamanı geldi artık sanki... Öğrenme ile yer edinme arayışlarının birbirine karışmasından korkuyorum. 

Başka... zamanla geçer sandığım ama bekledikçe büyüyen kırgınlıklarım var, ve hiç bir şey yapmak gelmiyor içimden. Varsayımlarla değerlendirilmek, geçmişten referansla paylaşımı sınırlı tutana karşı açık olmayı başaramıyorum sanırım. Yalan değil, ben nişan attım. Tek bir an düşündüğümde bile doluyor gölerim ve canım acıyor evet ama... neyse diyorum akışına bırakma bahenesi ile ertelemeye çalışarak... Acımak kadar acıtmak kadar ne bileyim işte bir sürü korkum, kırgınlığım ve biraz da öfkem var... Tatsızım.





16 Ekim, 2011

Kutlu Sonlarım

Her şeye bir ara mı versem diyorum? okul beni beklese mesela ben bitsin diye onun gözünün içine bakıp duracağıma... Elimde biriken işlerin hepsi gecikmişliğin ağırlığı ve çirkinliğinde kendi kendine çürüyüp gitse. Bir müddet eve hiç gelmesem mesela, akşamları dönerken yorgunluktan canımın acıdığını hissetmesem böylece. Ya da hiç evden çıkmsan, köprü trafiği olgusunu unutana kadar. Günün kör saatlerinde uyanmak zorunda kalmasam listedeki işler bitmedi diye.

Öğrenmek hevesinden vazgeçsem mesela, bilginin deneyimden beslendiği inancımı da yitirip hiçbirşeyden başka birşey yapmak için koşmasam hayatın peşinden. Ne bileyim, dayımın torpiliyle İBB'de kadrolu şehir plancısı olsam, bende istenilen projeyi çizip plan tadilatı yapsam, orman alanlarına yerleşime uygundur diye rapor yazıp üçüncü köprü projesine imzamı atsam, kafam rahat olur işte. Akşamları beşten sonra ismek kursuna gidip, öğle aralarında bulmaca çözerim. Haftasonları kadın kolları etkinlikleri ile o koru seni, bu yalı benim gezer beş çayı içerim.

Ne bileyim, öteki türlüsühayal ettiğimden daha zor galiba. Kaçacak yerimde kalmadı şimdi. Bitiş ve başlangıç çizgilerindeyim. Böyle bir son sınıf stresini de hiç görmemiştim.

Vazgeçsem ne kolay olur değil mi, tabi eğer unutursa zihnim. Yüksek lisansmış... Sosyolojiymiş... pehh.. yapacağım iki araştırma bi tezden kim ne fayda görecek ki...

Sonsuza kadar aptal paftaları boyayayım mesela, damarımdan akan kan değil curecolor mürekkebi olsun.

Güzel hatalarım var benim. Düşdüğüm en derin dipte bile bu olacaktır tesellim. Güzel hatalarım var ve pişmanlıklarım hatalarım değil, doğru bu diye öğretildi diye peşinden gittiklerim.

14 Temmuz, 2011

Hızlı

Gerçekten hızlı geçiyor günler, yavcaşlığıma inat. Olağanüstü sakin geçeceğini ve yıllardır sakin zamanlarımı bekleyen tüm işlerimi bitireceğimi beklediğim bu yaz, tüm o işlerim beni bekliyorlar :)

Bu aralar hayat bana hep biraz tuhaf geliyor, hele bir kaç gündür.
Bir yasağım var artık; hiç bir şey yapmayacağım bir süre. İyi geleceğini düşnüyorum, kim bilir belki böylece kabüllenilebilirim ahvalimi.

Sokaklar; yine seviyorlar beni, her zaman olduğu gibi. Hiç beklenmedik zamanlarda hiç ummadığım şeyler çıkıyor tanıdık-uzak sokak köşelerinden. Yaz sıcağında sokaklara damlayan terlerim bana iyi geliyor.

Bu yaz denize uzağım. Ruhum bunca uçuşurken aklım da ona uymasın diye, sudan uzak durmak iyi belkide. Sonra kim toplayacak beni...

İhtimaller her zamanki gibi yine baki, her zamanki gibi hepsi birbiri ardına ve kafa karıştırmaya niyetli. Karar vermekte yetmiyor zaten biliyorum ki...

Biraz gelece kaygısı var, ya iş bulamazsam telaşı. Aslında daha çok, sevemezsem yaptığım işi diye...

Uzun bir süre sonra yie biraz aralıyorum yaşamın alışık haliyle aramdaki mesafeyi; iki haftasonu, bir hafta içi buralarda yokum. Yarın sabah, eğitim yolunda başlayacak.

Biraz belirsizim bu defa. Birbirine sarmaş dolaş motivasyonlarım, kaygılarım, hallenmelerim var bu defa. Dileğim, tedirginliğimin de belirsizliğimin rüzgarına kapılıp elime ayağıma dolanmaması.

ve belki de bu günlerin en önemlisi; gözyaşlarının bir bedeli olduğuna bir kez daha inandım.

07 Temmuz, 2011

Tarihlerden de anlaşılır ki, epeydir uğramadım.
Yazmak isteyip kafamda biriktirdiğim milyonarca şey oldu lakin, zoraki masa başı çizimlerine maruz kalmadığımdan epeydir, nefes almak içinde blogdan ziyade sokağa, insanlara, iğne-ipliğe danıştığımdandır o birikenler harf olup buraya düşmedi.

 Bugün, kaşla göz arasında, bir bilgilendirme mailinde iki satır arası bir vefat haberi aldım. Sonra yine o tanıdık bildik hikayenin aslında beklenen ama her gelişinde de tüyleri ürperten sonunda yinelenen kalakalma hali. Ne yapsan boş hani, yanında olmak bir insanın, paylaşmak ne kadar mümkün diye sorgularken yakalandığın o caresizlik hissi...

 Baba'nın mekanı cennet olsun, kalanlar ve kafa yoranlara da huzur ve sabır gerek galiba.