21 Mayıs, 2012

insan...

ne zor şey... ne zor anlamak, anlatabilmek, anlaşabilmek...

zor çünkü gerçek... hava gibi, su gibi, yağmur gibi, tokat gibi... görmesen de var. duymasan da söylendiğini bildiğin kelimeler... duvarı geçemediğin kadar, çarptığın da canının acıması kadar gerçek bakan göz.

her insanın bir kullanım kılavuzu olsa... yok olmazdı yine... kişi, kendini bilemedikten sonra ne fayda...

sakin olacağım... gördüğümü unutup görmek için yeniden, duymak için... ve aynı zamanda başarabilirsem görüp duymamayı...

kocaman bir nefes alıp, kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıp, usulca  vereceğim nefesimi. bak diyeceğim kendime, havaya karıştı gitti, bir hikmeti yoktu nefesti... kendin aldın, kendin verdin, bir nefesle kime dokundun?..
Sussan da olur yani, söylenen söz yetmiyorsa, laf yerine gitmiyorsa, havada uçuşup kaybolup gidecekse eğer niye bu kavga...


18 Mayıs, 2012

Kaybolan...

Barış.. o içte olan... uzağız hala...

Ne saçma... Stres gibi anlamsız bir kelimeye bağlıyorlar... Aslında öfkem, üzüntüm, hayal kırıklıklarım midemi kavuruyor...

Hangi doğan güneşe güvenip, hangi eli tutacağımı bilemiyorum. Yol biraz karanlık ve yağmurun sıkıntılı hali...
İbre az bir miktar şaştığında, yoldaşlarından uzak kalabilme hali...

Düştüm ya, kalkarım. Bugünün ne getireceğini görmek yerine uzaklaştırıp kaçarsam "daha iyi" olduğumu sansam da yok olmaz mıyım?

bu bahar da....
yaza  Allah kerim...
http://www.youtube.com/watch?v=aqKs6RnldtU


14 Mart, 2012

Nasıl barışırız?

Üst üste gelen kırgınlıkların ardından, o tortulaşıp biriken tatsız hisle nasıl baş edeceğini bilmediğinden yavaş yavaş uzaklaşırsın ya çok sevdiğin dostundan, bu gün ararım, yarın ararım diyerek erteleye erteleye... öyle uzaklaştım bende buralarda. Sanki biriken, üst üste gelen ve boğuşurken kendimi görmek istemediğim her şeyin sebebi buraymış gibi... 

Geleceğim... yakın zamanda hepsini toparlayıp buraya geri döneceğim ama, şimdi kaçıyorum başka bir suskuna... Uzun zamandan sonra Eğitimin -e hali'nde nefesleneceğim.

07 Şubat, 2012

BEYOĞLU SOKAKLARININ DEĞİŞEN YÜZÜ


 Yalnız, güvensiz, tedirgin ve küskün. Öfkesinden korkarım böyle derin bir küstürülmüşlüğün…
Yaklaşık on gündür İstanbul’dan, on beş gündür de kentin gündeminden uzaktım bunları düşündüğümde. Beyoğlu’na gitmeden bir gün önce internet haberlerinde Asmalımescit’te masaların toplandığı ile ilgili haberler görmüş, zaman zaman tekrarlanan bir tür ramazan etkinliği olduğunu düşünüp çok fazla önemsememiştim doğrusu. Hatta öyle ki, arkadaşlarımla ertesi gün kapı önü masalarında keyiflenmeyi, keyfi sokaktan alarak ve sokakla paylaşarak saatler geçirmeyi sevdiğimiz bir rum meyhanesine gitmek için sözleşmiştik bile.
Biz yine sokaklara hayaller kuraduralım, Beyoğlu’nun sokakları bambaşka bir karşılama hazırlamıştı bize, ellerinde olmadan… İstiklal Caddesi’nin meydandan girdiğinizde sağınızda kalan ilk paralelinde Ana çeşme, Kurabiye, Süslü Saksı gibi isimlerle birbirine bağlanan sokaklarından oluşan koridorun başına geldiğimde sarsıldım birden bire. Yürümeye devam ettim algılamaya çalışarak olan biteni. Güzel bir akşam geçirmek için yola çıktığımız mekanın önüne geldiğim de ise, mekanın kapanmış olduğunu gördüm. Cıvıl cıvıl kavanozların süslediği rafları boşaltılmış, rum türküleri susmuş, her daim önünde var olan birkaç kişilik esnaf muhabbetlerinden eser yok. Öte yandan dünyanın en güvenli yeri diye düşündüğüm Beyoğlu sokakları, ıssız, yalnız, tedirgin, köhnemiş ve tanımsızdı.
Bu hikayenin,  diğer pek çokları gibi alışılabilir ve unutulacak bir hikaye olmamasını diledim yürekten. Tam o hafta yapacağım bir iş gereği, Beyoğlu Kentsel Sit Alanı’nın tamamını sokak sokak dolaşacak olmam bir tesadüf olmasa gerek dedim. Biraz fotoğraf çektim, bolca anı biriktirdim. Mekan sahipleri ve yakın çevrede yaşayan sakinler ile konuştum. Gündemlerimizden silinip gitmesin, unutulmasın diye hikayenin en başına geri dönmeye karar verdim.
Belediye ve zabıta görevlilerinin herhangi bir uyarıda bulunmaksızın masaları toplamaya başlamasından öncesini hatırlıyorum aslında; bir süre önce yine hiçbir açıklama yapılmaksızın mekan önlerine beyaz noktalamalarla sınırlar çizilmişti. Tüm bu sürecin başlaması ile ilgili olarak yerel yönetimlerin üstün körü yaptıkları açıklamaların arasında mahalle sakinlerinin kalabalıktan, gürültüden ve evlerinin önünde alkol tüketiminden rahatsız oldukları; medya açıklamalarında ise kandil gecesi Şişhane’den aracı ile geçemeyen Başbakan’ın öfkesi var. İlki daha gerçekçi gelse de hem açıklamalarda tutarsızlıkların olduğu hem de uygulamanın çözüm amaçlı olmadığını düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.
Beyoğlu iç içe geçmiş, karma bir kullanıma sahip, Beyoğlu kentin hala canlı kalan eski kent merkezi. İstiklal Caddesi en çok kullanılan aksı olsa da Taksim Meydanı’ndan Karaköy’e, Dolmabahçe’den Dolapdere caddesine kadar bir bütün olan Beyoğlu, her türlü kullanımı da barındırıyor.  Sokaklarda gezerken sohbet ettiğim konut kullanıcısı olan sakinlerden özellikle ana akslara, eğlence ve yeme içme mekanlarına yakın olan kısımlarında yaşayanların yaz aylarında artan gürültü ve kalabalıktan şikayet ettikleri doğru. Ama ne var ki, ne yerel yönetim yetkililerinin iddia ettiği gibi bir haftada 600 den 4000’e çıkan bir şikayet başvurusunu gerçekçi buluyorlar, ne de sokakların bu yeni kör sağır dilsiz halinden memnunlar. 
Beyoğlu’nun konut sakinlerinden sonra iş yeri sakinlerine, işletme sahiplerine çeviriyorum yönümü. Sohbet ettiğimiz işletmecilerden biri, on sekiz yıldır orada olduklarını söylüyor. Bu uygulamanın bir habercisinin aslında birkaç ay öncesinden geldiğini anlıyorum konuştukça. Bahar aylarında belirlenen ve ödenen işgaliye vergileri genellikle bir yıllık planlanırken bu yıl, yaz aylarına kadar düzenlenmiş. Yaz aylarında yeni bir düzenleme yapılacağı da belirtilmiş. İşgaliye vergisinin ne zaman uygulamaya geçtiğini, sokakların ne zaman ekonomik bir değere sahip olup önem taşıdığını konuşurken başka bir tezatlık çıkıyor karşımıza. Sokakların kullanımı aslında sigara yasağından sonra aktifleşmeye başlıyor, işgaliye vergisi ile de bu kullanım yasal hale getiriliyor. Ne değişti de aslında illegal olan bir kullanımı yasal hale getiren bir yerel yönetim, birden bire sert ve hırçın bir tavırla yasaklamaya gidiyor sorusunu sormak işten bile değil.  Sohbet ettiğimiz işletme sahibi, aslında bu uygulamayı suistimal eden işletmecilerin olduğuna da vurgu yapıyor. Daha çok kar amacı ile sokaklara haddinden fazla masa atıp sokağın koşullarını zorlaştırıp dokusunun bozulmasından ve haksız bir rekabet ortamı yaratılmasından da son derece rahatsız. Bu durumun, en başından beri olaylar bu raddeye gelmeden denetlenmesi ve yerinde ihtar ve uyarılarla düzenlenmiş olması gerektiğini düşünüyor.
Mekansal öğelerle kurulu bu denklemin bilinmeyenlerine geliyor şimdi sıra; kullanıcılara. Biraz dikkatli bir gezintiye çıktığınızda, eskiden iç mekanlarda var olan kalabalığın da artık olmadığını kolayca fark ediyorsunuz. Ben her şeye rağmen Beyoğlu’ndan vazgeçmeyenlerle konuşabildim tabiki ve bu birazda sınıfta olan öğrencilere ‘ gelmeyenler nerede? ‘ diye sormak gibi oldu. Kendimi de dahil ettiğim bu grup, insanların bu olaylardan sonra istemsiz olarak uzaklaşıp, soğuduklarını düşünüyorlar. Kendilerini ait hissettikleri sokaklar artık onları istemiyor sanki…
Hikaye, birbiri ile çelişkili sözlerle örülmüş. Hikayeyi oluşturan kişi, sanki büyük bir ustalıkla okuyucunun hangi cümlede nerelerde kaybolması gerektiğin ince ince planlamış gibi sanki. Bunu düşünmeme sebep olan şey ise, şimdi yasaklandı diye öfkelendiğimiz uygulamanın aslında yerel yönetimin kamusal ortak açık alan olan sokakların mülkiyetine sahipliğini ilan etmesi ve bunu kiralamış olması gerçeğinin hiç konuşulmuyor, fark edilmiyor olması. Ben su üstünde işletmecileri zarar uğratan ve insanların eğlence hayatına ket vuran bu uygulamanın arkasında çok daha ileriye dönük ve başka bir amacında olabileceğini düşünüyorum. Sokaklardan kaldırılan masalarla çırılçıplak hale gelen, insansızlaşan sokaklar daha o an, zamanın geçmesini bile beklemeden hızla köhneleşiyorlar. Ve bu zoraki köhneleşme sanki bir kentsel dönüşüm projesinin erken, ön habercisi gibi geliyor. Talimhane’nin oteller diyarı yapılması, Kentsel Sit Alanı içinde ve yanı başında turizm bölgesi ilan edilerek varlığı meşrulaştırılmış yüksek katlı modern mimarideki binalar, İstiklal Caddesi’nde toplumsal hafıza ve kimlik için son derece önem taşımasına rağmen akıbeti belirsiz bekleyen boş pasajlar, her sezon açılışını umutla beklediğimiz Atatürk Kültür Merkezi, Taksim Meydan’ı için tasarlanmış yayalaştırma projesi sanki sahipleri ile beraber kullanıcıların da değişeceği denli büyük çaplı bir soylulaştırmayı müjdeler gibi. Mevcut sosyal yapının değişimini kaçınılmaz kılacak olan böylesine büyük bir projenin, ancak sosyal yapıda ciddi yıpranmaların yaşanması ile gerekçelendirilebileceğini düşünüyorum. Sanırım sokaklarda kamyonlarla sürekli gezinen, esnaf ve halk ile son derece olumsuz bir dil ile iletişim kuran zabıta ve polis memurlarına bunu yapmalarını söyleyen ve gizli bir iktidarın dolaşımını sağlayan her ne ise, insanlar arasında gruplaşmaya ve sosyal bir çatışmaya sebep olmak için yeterli olacak.


bu yazı Ortabahçe Dergisi için hazırlanmıştır.

06 Ocak, 2012

Dipsiz Kuyunun En Derin Yeri

gibi sanki 203... Bitmedi, bitmiyor.

203'te ruhum daralıyor. Hayat, gerçek anlamda hayat, çok uzak erişilmez ve ben kendime sonsuz uzaklıkta hissediyorum kendimi.
Sanki ayağa kalkıp gitmek istesem bu dev duvarlar üstüme yıkılacak, o tarihi kolonlar karşıma dizilip çıkmazlar yaratcakmış gibi.

Oysa hayat tüm zorluklarıyla ne kadar güzel buranın dışında değil mi?



26 Aralık, 2011

Bizim Okulun Tuvaletleri Boğaz Manzaralıdır.

İçim boşalmış gibi. Bu gün en sevdiğim hocalarıma tuvalette ve koridorda yakalanmasam nasıl durdururdum kendimi, nasıl sustururdum bilmiyorum.

Öfkemin öyle komik bir hali var ki, eli kolu bağlı çaresiz ve şapşal. Azmim o kadar yapmacık ki, resmi bile yok insanlara adından fazla söyleyebildiğim.


Çok ağladım. Beş yıldır aynı binanın içindeyim ama hepsini bu gün yarım saat içinde yaşadım; merdivenle oturdum ağladım, tuvalette ağladım, sınıfta ağladım, bahçede ağladım, avluda ağladım, koridorda ağladım...Susayım ve durayım diye her uğraştığımda derin bir nefes almaya çalıştım. Tuvalette pencereyi açtım, gözlerimi uzaklara dikmeye çalıştım dursunlar diye. Gözümün önünde dikilen gök kafes baktım bi de ona ağladım. Hey gidi be dedim, benim okulumun tuvaletleri kentin en güzel boğaz manzarasına sahip. Bir daha ağladım.

Çünkü komiktik, ben manzara ve okul. Üç farklı kanalda üç farklı sezonda üç farklı temada üç farklı dizinin bölümleri gibi. 

Proje Öncesi, Daha Öncesi ve Sonrası

Nefesimi tutyorum.
Eğer tutmazsam yeni bir nefes bulamıyorum.

Üç gün, sadece üç gün nefes aldığım yerdeydim.
Ne mi oldu? Nefes alırken içim darlandı. Öfkemin yönünü bulamadım, yerimi bilemedim.
Acil içe dönüş eyleminin gerekliliği ile sarsıldım. Dilim söylemesin, ruhum duymasın ve aklım anlamasın diye de kendimden kaçtım.

Yapamam dedim. Kendimi hiç bu kadar tekinsiz, güvensiz, köşeye sıkışmış ve tahammüle mecbur hissetmemiştim. Ki aslında çok daha belirsizlikler içinde yüzdüğüm zamanlarda çok daha cesurdu yüreğim. Galiba biraz, şu an yük gelen herşeyden cesaretimin sorumsuz yanını sorumlu tuttuğumdan bu halim.

Bu durum geçici biliyorum. Gerçekliğine teslim olamadığımı da. Eğer ki anlamından çok uzak köşede değilse zihnim, hakikatimi görmekten ve uzağına düşmekten korkuyorum. Hakikatin kendinden değil, hakikat için eylemsizliğimden.

Depresyonun eşiğinden bir adım daha öte gittiğimin de farkındayım. Elim renkli renkli haplara, tadı güzel şuruplara ve sonrasında gelen netlik ve rahatlığa gitmiyor değil. Ama kendimi tutuyorum, bittiğinde daha kolay yokmuş gibi yapabilmek için belki.

"Proje" kelimesini duyunca hatta yakın hissettiklerim "nasılsın?" diye sorunca çok mutsuzum ben  diyipte devam edemediğim, gözlerimdeki ıslak yanmaya mani olamadığım ve kalp çarpıntısı yaşadığım doğru. Proje yapmam lazım diye uyandığım sabahlarda aynı çarpıntıyla uyandığım hatta öncesindeki gece çarpıntıdan uykuya dalamadığımda. Ve dört hafta önce "artık devam etme bence geçebileceğini sanmıyorum"diyen yetki sahibi bilir kişiye rağmen - kendisine hoca diyemediğimden bu tabir - inatla ben bu projeyi geçeceğim diye direttiğimde doğrudur.

Şimdi?,  herşeyin hayırlısı ile son iki ders ha gayret arasındayım.

17 Aralık, 2011

Büyü(lü)mek

#
   Yetişkin bir insan ölü bir çocuk değil, yaşamayı başarmış bir çocuktur. Olgun bir insanın tüm gelişmiş yetenekleri bir çocukta vardır; eğer bu yetenekler gençlikte teşvik edilirse yetişkinde iyi ve akıllıca bir noktaya varır; ancak bunlar çocuklukta bastırılır ve yok sayılırsa yetişkin kişi körleşir, sakatlanır.
                                                                                                                                                            #


LeGuin - Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?

Çöp-lük

#
   Amerika'daki bütün yetişkinlere okutabilirsiniz. Ama Amerika'daki bütün çocuklara okutamazsınız. Kitabınıza bakarlar ve o berrak, soğuk, boncuk gibi gözleriyle arkasında yatanları görürler ve bırakıp giderler. Çocuklar büyük miktarda çöp yiyebilirler (onlar için iyidir de bu) ama yetişkinlerden farklıdırlar; daha plastik yemeyi öğrenmemişlerdir.   
                                                                                   #


LeGuin - Rüyalar Kendilerini Açıklamalı

Plancı mıyım Kaşif mi?

# İyi yapılmış planlar her şeyi birden içerme eğilimindedir; keşifler ise adım adım yapılır. Planlama zamanı inkar eder. Keşif zamansal bir süreçtir. Yıllar ve yıllar alabilir. #

LeGuin - Rüyalar Kendilerini Açıklamalı

30 Kasım, 2011

2012

Öyle geliyor ki, zor bir yıl olacak kendileri...

Hastalıklar, vefatlar, afetler, tercihler, zor ama değerli, kolay ama boş eşiklerinde.

Hayrolsun...

14 Kasım, 2011

Yani...

İçim üşüyor varlığında,
olmasan belki soğukluğu da bilmezdim.
Ve söylediğinde dilim, bedenim
belki duyardın sen, olmasaydım ben.
Hani, hep duyarlıyızdır ya tanımadığımız ve uzak ötekilere karşı.
Karşıyım şimdi, karşı durdukların olmuşken sen,
Ve karşı pencereden tanışık olmadığın komşuyu izler gibi,
tanıdık benliğini arıyor gözlerim.
Bakıyorum,
da gördüğümü tanımıyorum.
İşte, içim üşüyor yani.
Tanı(ya)mamak kadar gerçek,
Gözüm bir yerden ısırıyor gibi kaypak da değil,
Tanımamak, yok olmak kadar net.


12 Kasım, 2011

Kendim ve Ben...

... biraz daha iyiyiz şimdi. Yaklaşık bir ay gibi bir zaman geçti kutlu sonlarım buhranının ardından. Bir kaç avuç göz yaşı, strese bulanmış bir mide felaketi, bir miktar kontrolsuz uyku serüveni, bayram vesilesi ile evde geçirebildiğim - ve çalışabildiğim - bir kaç gün her ne kadar bitmesi gerekenler listesinin yarısına bile yaklaşamamış bile olsam da görece iyi halim.

Elime ayağıma dolaşmış, uzadıkça uzamış işleri teslim etmenin rahatlığı var. Sonrasında her ne kadar sünüp gelen kuyrukları olsa da önceden bana bilgisi verilmeyen çalışma süreçleri için deliler gibi sorumluluk altında hissetmiyorum kendimi, biraz da ne kadar ince düşünürsen düşün kendi istediğini yapmadığın müddetçe tatmin olmayacak bir egonun varlığına aymanın da etkisi var tabi. Aidiyet hissetmeden iş yapmayı da deneyimledim.

Artık Pembe Ev insanıyım:) Ara sıra rüyalarımda bile görmeye başladım. Gençlik Merkezi nedir diye sorsanız içime sinerek vereceğim bir cevabım yok henüz, ama özellikle okulun yükünü biraz attıktan sonra sırtımdan bir takım planlarım ve arayışlarım var. Birde, müthiş güzel eğlenceli gecelerin orta yerinde kafasının en güzel haliyle " ben çok istiyorum oturup konuşalım, ne biliyorsam anlatayım" diyen muhteşem arkadaşlarım var. İki büyük pişmanlık sonrası vicdan azabım vardı, dilimi ısırıp sahiplerine anlattım. İçimi rahatladan suçu itiraf etme pskolojisinden çok karşılaştığım açıklık oldu, uzun zamanda belki görece az işle birikmiş ama çok sağlam içimde hissettiğim güveni sımsıkı yanımda görmek bambaşka birşeymiş gerçekten...

Okul... okulla ilgili hissiyatım, uzatmalı bir aşk acısı gibi... Çok sevmek çok nefret etmek. Başka bir tarifini bulamıyorum. Kendimi bu kadar ait, bu kadar yabancı hissetmek ve bu kadar eş zamanlı nasıl mümkün bilmiyorum.... Gururlarım ve utançlarım, mutluluklarım ve pişmanlıklarım nasıl bu kadar sarmal...? Okulla ilgili konuşmaya korkuyorum artık, git gellerde boğuluyorum diye. Her ne kadar o dünyadan kopmak istemesem de bitsin artık istiyorum, başka limanlara doğru yol almanın zamanı geldi artık sanki... Öğrenme ile yer edinme arayışlarının birbirine karışmasından korkuyorum. 

Başka... zamanla geçer sandığım ama bekledikçe büyüyen kırgınlıklarım var, ve hiç bir şey yapmak gelmiyor içimden. Varsayımlarla değerlendirilmek, geçmişten referansla paylaşımı sınırlı tutana karşı açık olmayı başaramıyorum sanırım. Yalan değil, ben nişan attım. Tek bir an düşündüğümde bile doluyor gölerim ve canım acıyor evet ama... neyse diyorum akışına bırakma bahenesi ile ertelemeye çalışarak... Acımak kadar acıtmak kadar ne bileyim işte bir sürü korkum, kırgınlığım ve biraz da öfkem var... Tatsızım.





16 Ekim, 2011

Kutlu Sonlarım

Her şeye bir ara mı versem diyorum? okul beni beklese mesela ben bitsin diye onun gözünün içine bakıp duracağıma... Elimde biriken işlerin hepsi gecikmişliğin ağırlığı ve çirkinliğinde kendi kendine çürüyüp gitse. Bir müddet eve hiç gelmesem mesela, akşamları dönerken yorgunluktan canımın acıdığını hissetmesem böylece. Ya da hiç evden çıkmsan, köprü trafiği olgusunu unutana kadar. Günün kör saatlerinde uyanmak zorunda kalmasam listedeki işler bitmedi diye.

Öğrenmek hevesinden vazgeçsem mesela, bilginin deneyimden beslendiği inancımı da yitirip hiçbirşeyden başka birşey yapmak için koşmasam hayatın peşinden. Ne bileyim, dayımın torpiliyle İBB'de kadrolu şehir plancısı olsam, bende istenilen projeyi çizip plan tadilatı yapsam, orman alanlarına yerleşime uygundur diye rapor yazıp üçüncü köprü projesine imzamı atsam, kafam rahat olur işte. Akşamları beşten sonra ismek kursuna gidip, öğle aralarında bulmaca çözerim. Haftasonları kadın kolları etkinlikleri ile o koru seni, bu yalı benim gezer beş çayı içerim.

Ne bileyim, öteki türlüsühayal ettiğimden daha zor galiba. Kaçacak yerimde kalmadı şimdi. Bitiş ve başlangıç çizgilerindeyim. Böyle bir son sınıf stresini de hiç görmemiştim.

Vazgeçsem ne kolay olur değil mi, tabi eğer unutursa zihnim. Yüksek lisansmış... Sosyolojiymiş... pehh.. yapacağım iki araştırma bi tezden kim ne fayda görecek ki...

Sonsuza kadar aptal paftaları boyayayım mesela, damarımdan akan kan değil curecolor mürekkebi olsun.

Güzel hatalarım var benim. Düşdüğüm en derin dipte bile bu olacaktır tesellim. Güzel hatalarım var ve pişmanlıklarım hatalarım değil, doğru bu diye öğretildi diye peşinden gittiklerim.

14 Ekim, 2011

İsyan

İçte isyan var şimdi,
çünkü
dıştan hep iyidir halim..
Bir rivayete göre -hem de beni çok iyi tanıdığını idda edenlerin rivayet ettiğine göre-; Bana bir şey olmazmış zaten.

Tanıştığımıza memnun oldum; ben isyanda öldüm sen gördün mü?
Yazık, halbuki bana bir şey olmazdı zaten. Ki buydu beni öldüren.
Hiçbir şeyin olmadığı bir beden, bir ben.

Korkuyorum.

Canım acıyor.
Yorgunluktan. Kimseye söylemeyin ama sevdiğim üretken mutlu sabahlardan değil bu aralar sabahlar.
Koca bir beyin yorgunluğu ile, kendimi yırtarak ayırıyorum sanki yataktan.

Ellerim, ayaklarım hep şiş. Bedenim benden şikayetçi.
Kafam sık sık, kayboluşlarda, yazık oluşlarda yitik, gözü kara bir ihanetçi.

Kendime verdiğim sözler, yaşamdan aldığım zevkler, şimdi uzakta ve biraz da düşmanca kıs kıs gülüyorlar gibi.

Oysa yaşamak, yorulmak değil miydi?
İnandığının, aşk ile yaptığının peşinde,
Önüm, arkam, sağım, solum, yönüm, yolum;
Korkuyorum.

04 Ekim, 2011

Twikler



Az önce tweeterdan şunu yazdım; "Galata meydanında radikal bir karar alıp kuleyi yıkıp yerine yedi katlı alışveriş merkezi yapsam diyorum, projeyi savunması kolay olur."

Proje hocam şöyle bir şey ile cevcap vermiş; " ve hocamız düşüp bayılır."

İçindekileri ve galiba seni de seviyorum itü şbp :) Bazılarını biraz daha çok seviyorum ama kabul


01 Ekim, 2011

Gerçekliğine inanmadığım bir ilişkisel bağlılığa, kucak kucak çok severimlere, öpücük öpücük hoşçakallara, hatta yaaaa seni çok özledimlere bile bi s..ktr git diyesim var.

Benim o yumuşacık içim bi kere kızdı mı, hiç eskisi gibi olmuyor biliyor musunuz? Her kabullenilen, özrü dilenen ya da hesaplaşması görülen ve halledilenden sonra bile, yüzünüze bakmak yerine uzaklara bakmak, söyleyecek ağız dolusu lafım olsa bile susmak daha iyi geliyor.

Sonra merve seda huysuz oluyor. Huysuzum lan ne var, size iyi huylu oldukta ne oldu... Sizin yüzünüzden ötelenenler uzak, siz ve sizin gibilerde yok oldu. Böyle bir ilişkisel algıda huylu olacağıma, huysuz olurum daha iyi, hiç olmazsa anlamadığınız o huylarım boşa gitmez huysuz olunca.

Bundan sonra yanınıza, huyumu evde bırakıp geleceğim. Hatta söylemesi ayıptır yanınıze gelmeyeceğim. Gelir de bulursanız görürsünüz. 

28 Eylül, 2011

Galata'nın Yolları...

Dün İstanbul'da meydan gezmesine çıktım, tabi ki tekkeyi ziyaret etmeden dönmedim:)
Dünden aklımda kalan en güzel fotoğraf, ofisin önünde esneyerek kahvesini yudumlayan sevgili Erhan dude idi.

Dün yaptığım proje gezintisinde kendimi Galata Kulesi'ne odaklayarak dolaşmaya çalıştım, nereler beni oraya götürüyor, nerede nasıl engeller çıkıyor, bana hazırladığı ne gibi süpizler var...

Çok istedim oldu, bu dönem Galata Meydanı, Tünel Meydanı, Kumbaracı Yokuşu ve Yüksek Kaldırım'ı içeren bir bölgeyi çalışacağım. Sözümona kentsel tasarım yapacağım, yapabileceğime hiç inanmasamda. Ama çok büyük bir tehlike bekliyor beni; kapılıp gitmek. Korkuyorum gece-gündüz renkleri, tüm dünya sesleri, kapı önü yüzleri, arka bahçe gizlerine, boş binalarda masal heveslerine, akordeon sesine, midye dolma sepetlerine, mahallerlerdeki çocuk çetelerine kapılıp gidersem diye...

Korkuyorum çünkü biliyorum ki, kapılıp gitmek gitmek değil; gidememek. Gitmek gibi rahat değil gidememek.
Gel-gitler beni yorar, med-cezirlerin vurduğu kayalıkları yorduğu gibi. Ben denizinde kayalık değilim ki sen balık olasın bu dünyanın. Nasıl ki hiç kimse kaçamazsa ıslanmaktan, çünkü doğmadan daha ıslaktı dünyamız, ben de kaçamam bu kentin beni yormasından.

Komik Ben

Güldürdüm yine kendimi, senelerdir hep aynısını yaptığım bir şeyi yeni keşfetmiş gibi hissederek:)

Biriken işleri toplarlama, önümüzdeki günlerde elime ayağıma dolanma ihtimali olan tüm kalabalığı yerli yerine yerleştirme ivmesini veren yine bir eğitim haberi oldu.

Ben adam olmam yazıcaktım, sonra farkettim olamam ki ben kadınım:)

26 Eylül, 2011

Bir Proce Gecesi

Dönem başı, heyecanı taze procelerinden biri elbetteki...
Herşey tanıdık, bir yandan peşinden koşup yakalayamadığım aklımda uçuşan "alanı tanımlama" cümleleri, fikirler bir yandan kağıt-kalem-yazı-boya arasında kuramadığım ilişki.

Yabancı dilim çok iyi değil doğrusu, her ne kadar son dört yıldır anadilimden çok olsa da hayatımda renk-kağıt-kalem-yazı bütünü dilini çok iyi anlasam da konuşamıyorum bir türlü.

Uykum mu? ııh hiç yok. Sevgiler kendim.

22 Eylül, 2011

Tesadüfler...

Şimdi söylesem inanmazsınız, ama vallahi gerçek.

Bir önceki yazının üstüne; bu dönem projede bana aşağdaki yazıyı yazdıran sokakları çalışıyorum.

En zor proje olacak olsa gerek, davulun sesi uzaktan hoş ve oturduğun yerden konuşmak kolayken eylemek bir miktar daha zor çünkü.

18 Eylül, 2011

Sokaklardan Geçtim

Sokakları dolaştım yine bu gün, objektif olmaya çalışarak. Sadece binaların fiziksel kullanımının ne olduğunu anlamaya çalıştığımı sık sık kendim hatırlatarak. Ama kayboldum. Son bir kaç turdur adımladığım Gümüşsuyu, Cihangir, Tomtom, Çukurcuma sokaklarından sonra bugün Kumbaracı yokuşunun arkasına saklanmış mahallelerde, çıkmazlarda kayboldum.

Sokakta çeteleşmeyi öğrenen ve parka girenlerden haraç kesen çocuklarla onlara bulaşmak istemediği için hurdacı önlerinde fare ölüleriyle oynayan çocukları gördüm. Ayıla bayıla yediğimiz midyelerin yapıldığı evleri gördüm. Kimbilir hangi nedenden bomboş duran, yüzyıl kadar uzak bugün gibi canlı birşeyler anlatmaya çalışan binaları gördüm. Bugün bir ara, İstanbul'da bir mahalle Mardin gördüm.

Beyoğlu beni her seferinde biraz daha şaşırtıyor. Birbirinden sanki taban tabana zıtmış gibi duran dünyalar birbirine yaslamış sırtını ancak öyle ayakta duruyorlar. Hepsi bir diğerini gözü kapalı dışlayan, öteleyen hayatlar birbiri içinde bir diğerini besleyip büyütüyor, kimi zaman yepyeni şeyler doğuruyor.

Biz hala kimin masası kimin sokağında kim ne içmiş, kimin çeketine haydari bulaşmış onu konuşaduralım. Ama görmeyelim, duymayalım, ve işimize gelmeyen her ne ve her kim varsa yokmuş gibi yapalım olur mu?

17 Eylül, 2011

Bu hafta kahvaltı menüsü için yeni bir şey icat ettim, yumurta yemek isteyipte kokusunu sevmeyenler için ideal.
Ayrıca bir de vejeteryan bir köfte icat ettim. Besleyici, sağlıklı, çevreci.
Yine yeşil severler için harika bir fırın makarna yaptım, o da ilk kez.

Bu hafta hatırladığım kadarıyla; Kahvaltılık tuzlu - tatlı dürümler, menemen, fasülköfte, patlıcan kavurma, zeytintağlı fasülye, kabaklı fırın makarna, tavuklu erişte, tarhana çorbası, peynirli sebze kebabı, sebzeli incik kebabı, kavurmalı tirit,kurabiyecik, reçellik kurabiye, patlıcan sırtı, domatesli köfte, çaylı kek, baharatlı tavuk sote yaptım.

Önemli nokta; hepsini de yaparken çok mutluydum. 

Sorun; tüm bunlar yapmam gereken ama tek başıma yapamadığım bir planı ve türlü türlü taleplerle etrafını örüp ulaşmayı ertelediğim bir kararı çağrıştırıyor.

Keşke bu karmaşadan beni çıkarıp alacak bir sebep olan arkadaşlarım olsa:)

14 Eylül, 2011

Okulum, Hocalarım ve Ben

En son Bursa'ya alan çalışmasına gitmeden önceki gece yazmıştım, daha önce benzeri deneyimlenmemiz bir yolculuğun hazırlık gecesi. Sonra erken dönüş, kısa istanbul ve öncekilerden oldukça farklı bir Konya - Bayram tatili ve gelen güzel haberlerle yazılacaklar epey de birikmişti aslında. Ama beni buraya döndüren başka bir şey oldu; Bursa heyecanını besleyen kişi.

Hem akademik bilgisinden hem insanlığından hem de çalışma disiplininden inanılmaz çok şey öğrendiğim; O'ndan öğrendiklerimle her seferinde öğrenmeyi, çalışmayı ve 'iyi insan olma yolunda yürümeyi' bir kez daha sevdiğim bir hocam var. Bu sabah yine, güzelliklerle var etti günü.

Düşünüyorum da bölümümü seviyorum derken, bilim alanı olarak planlamayı sevmemin bir sürü nedeni var, bütün gelecek planlarımı üzerine kurduğum. Ve bölümümü seviyorum derken, hocalarımla, ders ortamlarıyla, hep beraber yaptığımız işlerle, okulumla yani ekolojik ortamımla bütün olarak seviyorum.

Hele sivil toplum kuruluşları ile yaptığımız çalışmalarda beni alıp götüren işler, ilkeler, iş yapışlar ve metodlarla Şehir ve Bölge Planlama eğitiminde yaptıklarımızın örtüştüğü, birbirini beslediği alanlar oldu mu, değmeyin keyfime.

Tüm bunların hakkını verebilecek yolum, bu alanlarda katkı koyarak hep insanlığın ortak iyisi için yeni şeyler üretebilecek enerjim ve inancım olsun, ve ben utandırmayayım başta kendim olmak üzere kimseleri, emeği geçenleri.