21 Mayıs, 2011

KaBak Çorbası

Kafam çok karışık.

Şu anda karışmış değil aslında, ama karmaşayı kaçınılmaz yapan kendimce vermem gerektiğini düşündüğüm karar.
Düşünceler, hisler, öngörüler, öncelikler, davranışlar, olaylar, tepkiler hepsi birbirine girmiş vaziyette, ve hepinin dışarı sızmasından korkuyorum. Çünkü, ortak bir iyiyi söylemiyor hiç birisi.

Biri dışarıda kalacak bu oyunda, ya tüm gerçekliğiyle görerek, gördüğünü bildirerek söyleyeceklerinin -aslında gerçekleri gösterdiği için- can acıtacağını bilerek. Ya da, kimsenin keyfini kaçırmayayım diye görmemezlikten gelerek ve görmemezlikten geldiğini kimseye hissettirmeyerek ama kendisine saygısını yitirerek.

Yani, oyundan çıkacak kişi her iki ihtimalde de aynı; bu oyunu tercih etmeyen, doğru bulmayan, beğenmeyen kişi.
Gitsin o zaman diyorsunuz değil mi? Gitsin o zaman gerçekten, bence de gitmeli.
Ama bu gidişi açıklaması gerek, söylemeyi sevmediği kelimelerle, olmayı hiç istemediği karşılaşmalar ve dengeler içinde.

İyi günde kötü günde diye bir söz verip biribirine, bir ömür boyu birlikteliği düşünmek böyle birşey demekki. Saygı esassa, özüme ve karşımdakine karşı dürüst olmalıyım. Duymak üzebilir, ama içimi acıtan her ne varsa - onun için nedensiz dahi olsa- paylaşmalıyım.

Komik, ya da trajikomik olan ne biliyor musunuz? Ben bunu daha önce iki kez yaptım. İki söz, iki nikah bozdum bu kafayla. Her iki sevilen de geldi geri, canı acımış, acılarını dindirmiş ve bolca yüklendiği mahçubiyetle. Ama olmadı eskisi gibi.
Şimdi, bu ilişkiyi diğerlerinden farklı kılacak olan bu istenmeyen karşılaşma değil, sonrası.

Benim canım acır, her gidende acıdı. Artık öğrendim ve tekrar olmayacak dediğim herşeyde olduğu gibi, bu defa da yaşam döngüselliğini hatırlatıyor bana.

Aslında bu bir, KaBak Vs. yapımıdır. Yapımda ve yayında emeği geçen herkese sevgiler.

08 Mayıs, 2011

Ben Demiştim,

... gitmez, tamamen yok olmaz diye. Reklamı bol oyalamacalar bulur kendine, güçlendim ve gittim der ama gitmez diye. Tıpkı iyi ruhların ne olursa olsun yok olmadığı gibi evrenden, kendi narsizmine tüm diğerlerini kurban edecek denli kötü ruhlu olanlarda ne olursa olsun değişmezler, gerçek bir iyiye dönüşmezler ve def olup gitmezler.
'Gittim' der, büyük bir cin ustalığıyla işlediği kötülüklerin uçuşup geride iyilik resimleri bırakmasını bekler, herkesin öfkesi sakinleşince olağanlığından emin bir halde hissettirirler kendilerini.
'Yok yok tamamen bitti o hikaye, efsane olmaya yazdı silindi' diyenlere üzelerek ben demiştim diyeceğim bir süre sonra. Şimdilerde bahar sandıkları havada nem topluyor aynı kötü ruhlar. Bir müddet sonra 'ben değiştim bakın artık fırtına yok kanatlarımda bereket yağmuru olmaya geldim' diyerek girecekler iklimlerimize ve bereket sandığınız yağmurlar asit salıp yeryüzüne yakacaklar her birinizi ve emeklerinizi. Yanlız, en çok canı acımışlar anlayacaklar asit kokusunu, yani artık canı acımayacaklar.
Bu yağmura aldanıp da, naifliğine güvenipte yağmurda ıslanmaya koşanlar kim ne derse desin ancak o yağmurda ıslandıktan sonra anlayacaklar ne menem bir illet olduğunu, değiştiğine inandıkları o ruhun.

Bunu söylemek istemezdim, ama ben demiştim.

04 Mayıs, 2011

'ucube'

Ey Devlet, beni de Ötekileştir!
Çünkü ötelenen, merkeze göre menzile daha yakındır.
Ey Devlet, beni de başkalaştır!
Çünkü başkalaşan, sana benzemeyi  bırakmıştır.
Ey Devlet, beni de Yabancılaştır!
Çünkü yabancılaşan, neden sevilmediğini anlayacak kadar düşünmeye başlamıştır.
Ey Devlet, beni de Farklılaştır!
Çünkü farklılaşan, rasyonel evrimin yolcusudur.
Ey Devlet, beni de Dışla!
Çünkü dışlanan, içeriden çıkmış ve yeni şeylerle karşılaşmanın heyecanına kapılmıştır.

Seri katil Carl Panzram der ki; "kendimi düzeltmek istemiyorum. Tek arzum beni düzeltmek isteyen insanları düzeltmek, onları düzeltmenin tek yolunun da onları öldürmek olduğuna inanıyorum. Benim düsturum şu; Hesini soy, hepsine tecavüz et ve hepsini öldür."

Bir cani ile bir devlet arasındaki benzerlik, herkesin benliğinde bir totaliter rejim hevesini baskı altında tutması. İnsanlar ve kurumlar kendilerini ifade için daima bir enstrümana ihtiyaç duyar; bir besteciye müzik aleti, bir doktora tıbbi malzeme, bir katile bedeni ve karşınızdakine zarar vereceği nesne, bir devlete ordu, derinleştirilmiş kadrolar, din ve faşizm lazımdır.

Bilim aslında atomu parçalamakla değil, parçalanmış atomu tekrar birleştirirmekle kendine yakışır olacaktır.

Yönetme arzusu, belki kabullenilemez ama güdüsel bahanelerle makulleştirilebilir; ancak yönetilme arzusu diye bir şey yoktur. Asimilasyona boyun eğip benzeyerek gücün kanatları altına giren ve can güvenliğini sağlayanların, prototipleştirmeye karşı çıkıp benzemeyi reddederek ortak kimlik şemsiyesi altından kopanlara düşmanlığı, sürüden ayrılanı kurdun kapması sözüyle korkutulmaya çalışılınması çok bildik bir politikadır. Bu politikaya uymayan devlet yeryüzünde henüz görülmemiştir.

Öte, öteki, başka, fark, yabancı ve dışarısı: Huzuru olağanda arayanlar için sürekli bir korku öğesi. Hollywood yıllarca bu öğelerle dolu korku filmleriyle terbiye etti kapitalist amerikan toplumunu. O filmlerle biz de yerimizden sıçradık Ortadoğu'da. Çok öteye gitmememizi söyledi ebeveynler biz çocukken; başkalarıyla, yabancılarla konuşmamamız öğütlendi; eve erken gelmemizin, dışarıda fazla durmamamızın kafamıza çakılması da cabası. Sanki biz çok temizdik ve diğerleri dehşetin tek sorumlusuydu. Ama diğerlerinin gözünde biz de diğerleri olmuyor muyduk? Nerden bakılırsa bir "öteki" hala hayattaydı.

Sınıflandırma, listemele, ayrıştırma ötekinin var olabilmesiyle mümkündü. Bütündeyse öteki kavramı anlamsızdır. Anlamlıyla anlamsızın adlandırılması ise işe yarayanla, uyum sağlayanla buna öfkelenenin elektrolizine bağlı.

Ey Devlet, beni de 'ucube' say!
Çünkü ucubeleştirilen, hep hareket halindedir.

Küçük İskender / sarı şey*

02 Mayıs, 2011

Pişmanım

Pişmanım,
Dün 1 mayıs kutlamalarına gitmeyip evde proje yaptığım için çok pişmanım.

26 Nisan, 2011

Gidecek yerim yok ama evimdeyim

Tahammül sınırlarımın daraldığını fısıldıyorum kendime,
sonra bağırıyorum tahammüle mi geldi şimdi sıra?

Neye ihtiyacım var?
Çok şey değil aslında, görülmeye, duyulmaya, sayılmaya.
Pe heyyy.... sen git atölye yap 23 nisanlarda, de ki anne babalara, çocuğun katılımı da katılımı.

Ben her kolaylaştı sandığımın ertesinde, yine bir yel alıyor ortalığı, yine savruk, yine darmadağın içim.
Her fırtınadan sonra, sanki daha zor bir öncekinden toparlamak ortalığı.

Nereye kadar devam edecek bu böyle? Merak ediyorum.
Kaç kez daha bu son diyip kendime, anlamaya çalışıp tarafları, önce kabüllenip sonra affedip, sonra yine sevgiyle bir sonraki fırtınayı bekelyeceğim. Kaç kez daha boşver diyeceğim yara izlerime bakıpta canım acıyarak.

23 Nisan, 2011

Dün...

... birşeyler yazmak istemiştim istiklal'de adımlarken.
İlk tetikleyen, yıllardır ilk kez İstiklal'de Cuma namazına doğru olan hareket akışı ile karşılaşmak oldu. İlk kez, camiye doğru ve cami önünde bir bedenler korosu uğultusu duydum istiklalde.

Zencefil'e mi yoksa Mavra'ya mı karar verememiş bir halde biraz daha yürüyünce şöyle, İnci Pastanesi vitrinlerinde farklı bir görüntü çarptı gözüme; paskalya yumurtaları.

İstiklal'e ilk geldiğim günü düşündüm. İstiklal caddesinde yürümek bile korkuturdu beni; hem orada olmak başlı başına bir tehlike unsuru idi hem de çok kalabalık, ne idüğü bilinmez bir kalabalık.
İstiklal caddesinde yürümeye alıştığımda, ara sokaklar ürküdürdü beni hala, kaybolmaktan da çok korkardım. Kaybolmaktan kimseye bir zarar gelemyeceğini anladığımda, istiklal caddesinin bir alt paraleli, galatanın sokakları ve cihangir birer muammaydı hala. Galatanın sokaklarını, Cihangirin pıt diye galataya bağlanıverne tomtom yollarını, tarlabaşı bulvarını ve dahası tarlabaşının mahalleleri ve sakinlerini zamanla tanıdım.Okuduğum bölümün hakkı var, istediğim bu hali çokca o sağladı bana.
Sonra, şimdi ne hissediyorsun? diye sordum kendime. Sanki dünyanın en güvenli yeri, İstiklal gibiydi.

İstiklal'e ilk gittiğimde Neredesin Firuze'yi izlediğimiz sinemada bir film izledim.

Kayboluşlar...

Kaybolmadan bulduğun farkedilmiyor ve tutku ile bağlamıyor seni kendine çoğu zaman.
Kayboluşlar, yeni buluşlar için bir kapıdır önünde açılan. Kaybolduğun eşiği sevip yürürsen daha öteye.

Kaybedenler Kulübü

" Yaşam, geçiştirdiğin birşey olacak
- içinden geçtiğin; geçtilçe geciktirdiğin;
sonra da, geçip gitmesine izin verdiğin birşey..."
O. Aruoba

22 Nisan, 2011

Hak Ettiğin Güzellikler, Haksızlığın Olunca...

Hesapta olmayan bir yaz yağmuruna yakalanmak gibi hayatına doluveren güzellikleri hak ettiğini düşündğm, hiç tereddüt etmeden. Hak etmeye, başına gelen güzelliği hak ettiğine inanmaya, hele de hak ettiğime inandığım mutluluğu yaşamaya öyle çok ihtiyacım varmış ki...
Hak etmişliğin sebebi hiç hak etmediğim şekilde en umulmadık insanların beni acıtmışlığı ya da çok çabaladığım mutluluklardan bana kalan yoksunluklar olabilir.

Sonra bir gün, asla bırakıp gitmeyeceğine emin olduğum " hak edilmiş mutluluk" başka bir yöne esmeye başlayabilir. Rüzgarın değişen yönü sadece sıcaklığın derecesinden değil biraz da sana değmeyen esintisinden ötürü üşütür.

Hak edilmiş mutluluklarım, hak edilmemiş yanlızlığıma dönüşüverir birden. Ama lar başlar, büyük bir kabüllenilmişlikle birlikte buyur ettiğim. Önemsiz, terkedilmiş, boşverilmiş hissederim. Tanımadığım rüzgarlarda uçuşur küllerim, uçuşup dururken en sevdiğim kulenin tentesine düşüvereceğimi hayal eder, yapmacık bir mutluluğa boğarım kendimi.
 
Ne zaman farketsem bu gelgitlerimi, bu kadar hak edilmişlik ve haksızlık edilmişlik arasında kaybolan, kaybettiğim kendimi farkedince korkuyor yüreğim. Nasıl yapıyorum bunu birden bire kendime, hiçe sayarak sevdiklerim ve değer verdiklerimi. Ya bir gün, susturamadan yüreğimi söz çıkarsa dilimden?

20 Nisan, 2011

Sus Cümlesi

Etrafıma bakıyorum,

Umutlarını yitirenleri, yaşamlarını etrafında hatta belki uğrunda kurdukları fikirlerden çok uzaklara düşenleri görünce mutsuz oluyorum.

Mutsuzluğum, korkumdan. Umudun yarınını düşünmek en zoru galiba. En tat aldığın fotoğraftan bile bir acı sızması yüreğinde, en büyük gülümsemede bile bir tutam kaybettiklerinin kokusu...

Fotoğraf, Anadolu Turnesi 2010'dan, Halfeti. Görünene kanmayın, bir o kadarı da suyun altında o köyün. Baraj kalkındırır demişler, iş demişler, daha iyi evler demişler. Köyde gelişen tek yeni sektör bir elin beş parmağını geçmeyecek sayıda olan, gölün üstüne kurulu plastik iskeleler üzerindeki lokantalar. Evler betonarme evet, ama hala toz toprak ve çamur sokaklar.
Bir zamanlar gün batımı havaya bakan Ahmet Dede, mütemadiyen gözü suda şimdilerde. Anası, atası, evi barı, oyun kurdukları sokakları, koyunlarını gezdirdiği tarlaları, başını secdeye eğdiği camisi bile suda şimdi. Şaka değil, gölün yeşilimsi maviliğine aldanıp gökyüzünün sizi sarhoş etmesine izin vermeden gözünüzü diktiniz mi suyun altına, görünen köyün kılavuzla bile anlatamadığı öyküleri de, tüm yapılarıyla suyun altında. Bir köyün üzerinden yüzerek geçmek mümkün. Masal gibi değil mi?

Oldum olası sevmedim masalları. Hikaye güzel, masal yalan.

09 Nisan, 2011

Az önce, önce mutlulukla bulaşık bir heyecanla yaşardı gözlerim, sonra tadını sevmesem de uzaktan görünce bile duyumsadığım, hüzün mü, çaresizlik mi, herşeyin biraz karışımı mı emin olmadığım bir hisle hıçkırmaya başladım. Uzaktan gördüm aslında, dillendirildiği yerden çok ama çok uzaktı durup baktığım yer. Şimdi tüm bunları tadanı düşündüm, herkes için öznel olan bu acımsı tadın O'nun hahyatında da sevilebilir, ve yaşama inancı artıran haliyle kalmasını diledim.

Mutluluğa bulaşmış heyecanın sebebi, Ortabahçe dergisi için bu ay yazdığım yazının tasarımının bitmiş hali. Dergi çıktıktan sonra buradan da paylaacağım tasarımlı sayfaları. Hem tasarımını inanılmaz beğendim için heyecanlandım, hem de artık histen düşünceye geçebilen, dahası bu düşünceleri ürünleştirebilen halimle tanıştırılır gibi oldum bir an.

Diğer hisere gelince, burada onların sebebine diyeceğim yok, olmayacakta .

30 Mart, 2011

Bize Mekan

Biz mesela böyle bir yerinde evrenin, bir parçacık toprakta kocaman bir dünya yaratıpta kendimize, bize mekan edip de tüm evreni yaşayabiliriz insan ömrü elverdiğince.

Sıkışık mahallelerdeki sıradan apartman dairelerin minimalist ve göstermlik balkonlarında bile alabiliyorsak "mekan"ınımızın bahçesinde otururken yağan yağmurun kokusunu, birazdan gelip bize şımarıklık yapacak köpeğimizi bekliyorsak ve bir tabak kıymalı beğendideki iki tutam zencefil ile dünyayı keşfetmişcesine mutlu olabiliyorsak, bize her yer mekan olabilir. Ve biz ruhu olabiliriz tüm mekanların.

10 Mart, 2011

Kavram Çorman

Bir yerden tutmak, bir yeri bırakmak gibi.
Gözden çıkarmak, umursamamak, vaz geçmek.

Sağlamlığın görünür yanı.
Elde etmekse sorgunun başı,
Düşünmek çirkin, düşünmemek çirkin, sorular suçlayıcı, cevaplar edepsiz.

Düşünmeden durmak manasız, durmadan yürümek anlamsız.

Nereye gitmeli? Ne yapmalı? Ne söyleyip neye susmalı?
Boktan işler diyip bırakıp gidebilirim,
Olduğum yerde kalıp, döngünü birincil çemberinden başlayabilirim, ya da....

23 Şubat, 2011

Yeni Şans

Bazı işler yarım kalabilr, araya kaynayabilir, ama her zaman ikinci bir şansı hak eder,
Yarın ilk toplaşmaca ile başlayacağız belliki, Ve ben karar verdim, bir kez daha gidec eğim Eğitimin E Hali'ne. Daha pek çok kez "orada" olmak ümidi ile....

Adres burası, bekleriz:)

16 Şubat, 2011

Sen, Ben ve Yolculuk

Biz, yoldaş olmadan birbirimize, yolcu olacağız biz bize. Sen ben, ben sen olup da yürüyünce, ayrı iki dünya birbirinin peşi sıra yuvarlanıverecek dar, eğimli, taş sokaklardan. Sonra bir yudum su, amansız sarı sıcak öğle güneşinde.

Biz seninle, atlayıp da birbirimizin heybesine, bi türkiyeden bir dünyadan gezeceğiz ha gezeceğiz. Sen bana geldiğinde, ben sana durduğumda sen dünyanın ben türkiyenin yarısını gezmiş olacağız ya, biz birbirimizin heybesinden bakınca, başka bir gerçekliğe gözlerimizi kısacağız gün ortasında. Günün hep ortasında olacağız, ne başına ne de sonuna daha yakın, hep ortasında. Her bitişe ve yeni başlangıca hep uzak.

Kah atlayıp sen benim heybeme, kah ben yerleşip senin heybene, gezeceğiz ha gezeceğiz. Şimdi tanışık olduğumuz ülkeler, şehirler, köyler, bize mekan olacaklar ve biz onların öyküsü.

Biz seninle, birbirinin heybesinden akan bir çift gez-inti olacağız. Düş olacağız, bir birimizin avuçlarından düşmeden.

12 Şubat, 2011

Ve...

mutlulukla ve heyecana boğan haber gelir.
Bir eğitmen eğitiminde daha beraberiz sayın seyirciler:)
Takip edin;)

10 Şubat, 2011

Bir gün biri sorarsa,

Hangi bölümü isitoyrdun da puanın yetmedi de, şehir ve bölge planlamaya düştün?
O'na derim ki, Ben sadece şehir ve bölge planlama bölümünü seçtim. tek bölümdü istediğim.


Ve bıyık altından gülerek, kendi kendini bu bölümde buluş sebebini anımsamış ve tek gerçeklik o sanırken verdiğim cevabı beğenmemiş olacak, derse ki yine, E peki, inandırı olmayan idealist hanımefendi, şehir bölge planlama bölümündeki favori on dersiniz nedir bakalım?
O'na derim ki;
Şehir sosyolojisi
Planlama kuram ve teknikleri
Bilimsel düşüncenin evrimi
Temel tasarım
Şehir hukuku ve şehir yönetimi
Bölge Bilimi ve Planlama
Metropolitan planlama
Şehir yenileme
Sustainable development and planning
Konut sorunu ve politikaları

pek tabi ki şimdilik, henüz aldığım ve almayı heyecanla beklediğim derslerimde var, bu listeyi seneye güncelleyebilirim.

Sordular, aynen böyle söyledim.
Evet hiç proje yok içinde, aynı öneriyi sunacağım, bu bölüm ikiye ayrılmalı; projeli ve projesiz.

Bu günlerden bildiriyorum:)

Bunlar, yeni bu günler efenim:)


Tam değil, hala okula gitmek, bırak okula gitmeyi sokağa çıkmak büyük cesaret işi benim için, hala canım acıyor ama günden güne azalarak. Son iki gündür, bedenimi iki ayağımda eşit hissedebiliyorum:) evet adımlarım biraz aksıyor, çabuk yoruluyorum, vücudumun tüm kaslarında uzuuun bir uyuşukluğun ardından ufacık harektlerde bile sızılar duyuyorum ama mutluyum:)

Hiç yürüyemeyecekmişim, yürüsemde eskisi gibi olmayacakmış hissiyatından, pek tabiki pek çok değerli insanın da  desteğiyle, hızla sıyrıldım. Son 48 saattir, eğitimlere, teknik gezilere, proje toplantılarına, yollara, sokaklara, sevdiklerime, sevdiğim kentlere hayaller büyütüyorum.

Okulla ilgili düşnüyorum. Proje 5 notumdan dolayı çok mutsuzum, ortalama hala yüzüme gülmüyor. Proje 5'i bu dönem takrar mı alsam acaba diye düşnmüyor değilim Aslında bunun bir sebebi de, bu dönem istediğim proje hocasını seçememiş olmam. Bilemiyorum, bir karar var vermem gereken ben bu kararı bu haftamı yoksa bir yıl sonra mı vermeliyim ona karar veremiyorum.

Ve beklediğim, çok istediğim bir haber var. O haberi de alırsam, herşey çok güzel olacak:)

04 Şubat, 2011

Hadi bi toparlayalım...

Bir süredir, ki bana haddinden fazla uzun gelen bir süre bu, başka, bambaşka bir halde gidiyor hayat.

Şaşırtıcı bir ocak ayı geçirdim, benim ocaklarım saniye saniyesine dolu, çok düşündüren, çok çalıştıran, az uyutan, sokaklarda gezdiren, koşuşturmacaları ve hesaplaşmaları seven ocaklar olurdu. bu yıl öyle olmadı, bir garip...


Havaların kararsızlığını, kışı yaşatmaktaki plansız programsızlığını bendeki plansız programsızlığa, belirsizliklere, gevşek gevşek programlar yapmama sebep sayıyordum ne zamandır. Kendimi ne final haftası telaşında, ne proje teslimi öncesinde hissedemiyor, çalışsamda geçmiş yıllardaki kadar yorulmadığım için çalışmış hissetmiyordum, diğer bir açıklaması, itina ile sadece öğrenci olmaya karar verdiğim bu dönem, sadece öğrenci olmanın bana iyi gelmediğine kanaat getirmiş idim....

Ayağımı inciteli ve totomun üstünde yaşamaya başlayalı 3 hafta bitti, 4. haftanın içindeyim. Bu geçen sürede önce sokağa ne kadar aşık olduğumu kavruk bir acı ile öğrendim. Pencerenin önüne gelip kafamı dışarı çıkardığımda gözlerim dolacak kadar.  Evde oturma, hatta ev içinde aynı kanepe üzerinde yaşama halinin yarattığı buhrandan bahsetmiyorum bile.

Sonra finaller.... çok saçma çok garip bi final haftası. sit koruma finalinin olduğu gün hastanede emar alçı filan gibi turlardaydım. inanılmaz canım acıyordu. ertesi gün kelime açıp okumadan bölge finaline gittim ve iyi geçti. 3 gün çalıştığım vizesi leş gibi geçmişti. ertesi gün yine kelime çalışmadan hukuk finaline gittim. Şence hoca erken çıkmak istedim diye niye o kadar atarlandı anlamlandıramadım ama üzgünüm, o sıralarda oturmak çok canımı acıtıyordu. pazartesi günü metropolitan finaline gittim. enteresan olan finallere gitmem değil tabi, tamam okulun kapısına kadar arabayla gidip sonra koltuk değneklerimle seke seke sınıfa gitmem yine seke seke çıkış kapısını bulmama vs alışılmış şeyler değil, yeni yeni öğreniyordum o sıra. enterasanlık hali bütün gün içinde gerçekleştirdiğim tek eylemin finale girmek olması ve sonrasında gelen dayanılmaz yorgunluk hali. o kadar boyun eğdim ki bu yorgunluk hissine, bir günden bir güne sadece eser miktarda yemek yiyip, tuvalete gidip yatıyordum.

 Sonraki günlerde proje yapmaya başladım. Yetiştiremem diye hedeflerimi net ve minimumda tutmuştum, ideal ve mutlaka aksar diye yaptığım zaman planlamasından da erken bir şekilde cumartesi 17:00 sularında bütün çıktılarımı almıştım. sonra yine uyudum.

 Bir kaç gün çok mecbur olmadıkça kimseyle konuşmadım. çok ağrılı bir regli geçirdim. daha az yemek yiyip tuvalete gidip daha çok uyudum.


Tüm bu anlam veremediğim yeni hayat formunun içinde çok anlamlı şeyler olan bir doğum günü yaşadım. Benim için tercih edilebilecek en güzel, en ifadeli çiçek buketini aldım. Git gel 2 saat süren bir yolu göze alıp, bi saatcikte olsa beni görmek için gelen öskem, akşam vakti çat kapı gelen canlar gülden ve gökberk , gün boyu susmayan telefonlar, mailler, mesajlar, annemin oturduğum yerden çalıştırdığım hayal gücümü pratiğe dökerek yaptığı ıspanaklı kek, portakallı ve kestaneli kremalı yaş pasta ve daha bir sürü detay, günler sonra ilk defa bir gece ağlayarak değil, gülümseyerek uyuymama sebep oldu. Ertesi sabah ağlayarak uyanmamınsa bambaşka sebepleri vardı.

Önce bu ayağımı incitme ve alçılı ayak sürecini hiç sorgulamadan kabüllenişime şaştım, sonra kaderciliğime verdim. sonra final ve proje teslimi dönemine gelmesi iyi mi kötümü bunu düşündüm. en iddaalı dualistler bile ağlardı halime, öyle çok çıkamadım içinden. Sonra ha biticek ha bitti diye planlar yapmaya başladım. Yavaş yavaşi gün geçtikçe, o alçı sonrası olan hayattan uzaklaştım. sanki bir daha hiç sokağa çıkmayacak hiç okula gitmeyecek, taksimden eminönüne hiç yürümeyecekmiş gibi. düşünmez oldum, düşünemez.Daha çok dizi, daha çok film, kaneviçe, kitap ama daha az hayat.


Dün alçım çıktı, için çıkan şey beni şaşırttı. Sol ayak bileğime bu kadar yabancılaşacağımı hiç tahmin etmemiştim. Alçı çıkınca tahmin ettiğimin aksine canım acımaya başladı. Halen ayağımın üstüne basıp yürüyemiyorum. Üç gün sonra okul açılıyor, nasıl gidip geleceğim hakkında hiç bir fikrim yok. Alçı, bandaj, fizik tedavi ve yüzme den oluşan tedavi sürecine ameliyat ihtimali de eklendi. Ve sanki, bundan sonra hep böyle oturduğum yerden akacakmış gibi zaman.

Sanki şimdi kuş olup uçsam, bi açıklık bulupta dışarı çıkmayı beceremeyecek mişim gibi.

Geçer dimi? Ben yine günde üç şehir değiştiririm?

14 Ocak, 2011

Yetmez miş!

" İncitmemek yetmez, incinmemek gerekir.
  İncitmemek kolay, davranışla alakalıdır.
  İncinmemek, duyguyla alakalıdır, duyguyu da kontrol edebilmek gerekir."

dedi bugün bir zat-ı muhterem.

12 Ocak, 2011

İnsanlar Plan Yapar, Yaratan Gülermiş:)

Bu hafta için 4 final, Pelin'e İstinye'de balık, Yeniköy'de kahve ile son günler turu, aylardır görüşemediğim Efe ile görüşme, Gülden'in evini taşıma, Nesli ile röportaja gitme gibi planlarım var-dı.

Önümüzdeki hafta, bir final, deliler gibi proje yapmak ve rapor yazmak istemiştim.

Bir sonraki hafta, proje teslimi, teslimiden bi gün sonra güzel bir kuaför turu ve akşam dışarı çıkıp deliler gibi dansedip hem yeni yeşımı kutlamak hem projenin bütün hantallığını atmak, iki gün sonra Pelin'e veda partisinde hem ağlayıp hem oynamak, sonra bi koşu ankara yapmak istemiştim.

Ne mi oldu? Nur topu gibi bir alçım oldu. Tüm bu üç hafta benimle birlikte olacak.
Böyleyken böyle. kader kısmet....

10 Ocak, 2011

Yediğin lokmanın tadı ne olursa olsun, gözlerin acıyla kapanıyorsa her ısırıkta, ne kadar yanlız değilim ve mutluyumu desen de, bal gibi mutsuzluk, yanlızlık akıyor işte göz kapaklarından.

Aptalım benim. Küçük kadınım, koca aptalım. dur bir dakika, iyelik ekleri fazla. Küçük kadın ve koca aptal. sadece bu kadar.
'-m' i bile hak etmez kimileri.
hakkaniyet dağıtmak bana düşmedi elbet ama senin payına düşen de belli işte, naaparsın.

07 Ocak, 2011

Bir - ki - üç !

Bir yeni yıl yazısı yazmadım, çünkü benim için gariptir ama çoktandır 2011 gibiydi zaten.
Ne 2010'un gidişi, ne 2011'in gelişi bişey hissettirmedi. Yeni yıl geceler, soluksuz geçen dönem sonlarında nefes alacak bir "boş gün" den başka bir anlam taşımadı gitti benim için. Taşıdığı anlam o "boş gün" ün nasıl değerlendirildiğiyle şekillendi hep, iyi ya da kötü.

Şimdi demek isterdim ki, bu yeniyılın ilk yazısı. Ama değil işte.

Evet, şimdi yazmaya deva medebilirim. Bir geçiş yazısına ihtiyacım vardı, perde çeker gibi. yazdım bitti. 

17 Aralık, 2010

Düğün var bu gece; Şeb-i Aruz.

Dün Semah'a durduk yanyana,, bu gece Sema var Konya'da...

Aşk' ı aşurede buldukya dün, bu gün aşka yanan yürekler duayla raksa edip semaya karışmakta.

Bu gün, binlerce insan bulunmaz bir şölene tanıklık edecekler Konya'da. Kudümler 'hadi' diyecek, neyler nefsi yorup kendini bulduracak ve kendi nefsinden sıyrıldıkça bedenler, selam verip, destur alıp raksa koşacaklar. Tennureler nefislere kefen olup, nefis kendini öldürdükçe kanatlanıp uçacaklar. 40 mertebeyi 40 adımla aşıpta 41'e varanlar, yedi nesil seferde dertlerine deva bulacaklar. Sikkelerle mezar taşını başında taşıyanlar, baş eğip el öpüp semaya duracaklar.

Bu yılda, yetişmesi gerekenler peşinde bir koşturmacadayım. Oysa bu sabah, Konya'da nefes alıp akşamına Şeb'i Aruz'a yol almayı ne çok isterdim.

13 Aralık, 2010

Büyülü Tadlar

Tarçın, Zencefil, Karanfil, Zerdeçal

Hepsi, lezzetin büyüsüne efsun katarlar. Efsunlarını, fonetiklerindeki rahiyadan alırlar.

Her romantik sever efsunlu tadları. Ama günlük yaşamda o efsunla yaşamak, her yüreğe sığmaz.
Her lezzet listesinde yazar; tarçın, zencefil, karanfil ve zerdaçal. Ama her benim diyen usta, efsunda elinin ayarını tutturamaz.

Ölçülere bakmadan, dokunduğunda hissettiğinle ayarlayabiliyorsan efsunu, tarçın, zencefil, karanfil ve zerdaçal sana haktır. Demem o ki, o yürek efsununu susturunca boğulur, kan dolar.

Ama yok başka başka reçetelerdeyse gözün, senin yaşama tad vermekle ne işin var!

05 Aralık, 2010

Tad Almak

Kereviz ve havuç, Nar ve portakal...  bunlar süper ikililer miş, daha iyisi yokmuş.

Bir de besinlerin;
1.tadları,
2.dokuları
3.birleşik faydaları önemliymiş.

Yani, ne pahasına olursa olsun, estetik yada sağlık için, sevmediği tadlarla bünyesini yormamalıymış insan.

Sen ve ben, süper iki olur muyduk, kereviz ve havuç gibi. Tek tek çok faydalı ama birlikteyken harikalar yaratan...
Yani ne pahasına olursa olsun, yaşamaktan, dokunmaktan ve birleşik bir hayat yaşamaktan tad alarak?

ne önemi var?

güzel sadece.