" İncitmemek yetmez, incinmemek gerekir.
İncitmemek kolay, davranışla alakalıdır.
İncinmemek, duyguyla alakalıdır, duyguyu da kontrol edebilmek gerekir."
dedi bugün bir zat-ı muhterem.
14 Ocak, 2011
12 Ocak, 2011
İnsanlar Plan Yapar, Yaratan Gülermiş:)
Bu hafta için 4 final, Pelin'e İstinye'de balık, Yeniköy'de kahve ile son günler turu, aylardır görüşemediğim Efe ile görüşme, Gülden'in evini taşıma, Nesli ile röportaja gitme gibi planlarım var-dı.
Önümüzdeki hafta, bir final, deliler gibi proje yapmak ve rapor yazmak istemiştim.
Bir sonraki hafta, proje teslimi, teslimiden bi gün sonra güzel bir kuaför turu ve akşam dışarı çıkıp deliler gibi dansedip hem yeni yeşımı kutlamak hem projenin bütün hantallığını atmak, iki gün sonra Pelin'e veda partisinde hem ağlayıp hem oynamak, sonra bi koşu ankara yapmak istemiştim.
Ne mi oldu? Nur topu gibi bir alçım oldu. Tüm bu üç hafta benimle birlikte olacak.
Böyleyken böyle. kader kısmet....
Önümüzdeki hafta, bir final, deliler gibi proje yapmak ve rapor yazmak istemiştim.
Bir sonraki hafta, proje teslimi, teslimiden bi gün sonra güzel bir kuaför turu ve akşam dışarı çıkıp deliler gibi dansedip hem yeni yeşımı kutlamak hem projenin bütün hantallığını atmak, iki gün sonra Pelin'e veda partisinde hem ağlayıp hem oynamak, sonra bi koşu ankara yapmak istemiştim.
Ne mi oldu? Nur topu gibi bir alçım oldu. Tüm bu üç hafta benimle birlikte olacak.
Böyleyken böyle. kader kısmet....
10 Ocak, 2011
Yediğin lokmanın tadı ne olursa olsun, gözlerin acıyla kapanıyorsa her ısırıkta, ne kadar yanlız değilim ve mutluyumu desen de, bal gibi mutsuzluk, yanlızlık akıyor işte göz kapaklarından.
Aptalım benim. Küçük kadınım, koca aptalım. dur bir dakika, iyelik ekleri fazla. Küçük kadın ve koca aptal. sadece bu kadar.
'-m' i bile hak etmez kimileri.
hakkaniyet dağıtmak bana düşmedi elbet ama senin payına düşen de belli işte, naaparsın.
Aptalım benim. Küçük kadınım, koca aptalım. dur bir dakika, iyelik ekleri fazla. Küçük kadın ve koca aptal. sadece bu kadar.
'-m' i bile hak etmez kimileri.
hakkaniyet dağıtmak bana düşmedi elbet ama senin payına düşen de belli işte, naaparsın.
07 Ocak, 2011
Bir - ki - üç !
Bir yeni yıl yazısı yazmadım, çünkü benim için gariptir ama çoktandır 2011 gibiydi zaten.
Ne 2010'un gidişi, ne 2011'in gelişi bişey hissettirmedi. Yeni yıl geceler, soluksuz geçen dönem sonlarında nefes alacak bir "boş gün" den başka bir anlam taşımadı gitti benim için. Taşıdığı anlam o "boş gün" ün nasıl değerlendirildiğiyle şekillendi hep, iyi ya da kötü.
Şimdi demek isterdim ki, bu yeniyılın ilk yazısı. Ama değil işte.
Evet, şimdi yazmaya deva medebilirim. Bir geçiş yazısına ihtiyacım vardı, perde çeker gibi. yazdım bitti.
Ne 2010'un gidişi, ne 2011'in gelişi bişey hissettirmedi. Yeni yıl geceler, soluksuz geçen dönem sonlarında nefes alacak bir "boş gün" den başka bir anlam taşımadı gitti benim için. Taşıdığı anlam o "boş gün" ün nasıl değerlendirildiğiyle şekillendi hep, iyi ya da kötü.
Şimdi demek isterdim ki, bu yeniyılın ilk yazısı. Ama değil işte.
Evet, şimdi yazmaya deva medebilirim. Bir geçiş yazısına ihtiyacım vardı, perde çeker gibi. yazdım bitti.
17 Aralık, 2010
Düğün var bu gece; Şeb-i Aruz.
Aşk' ı aşurede buldukya dün, bu gün aşka yanan yürekler duayla raksa edip semaya karışmakta.
Bu gün, binlerce insan bulunmaz bir şölene tanıklık edecekler Konya'da. Kudümler 'hadi' diyecek, neyler nefsi yorup kendini bulduracak ve kendi nefsinden sıyrıldıkça bedenler, selam verip, destur alıp raksa koşacaklar. Tennureler nefislere kefen olup, nefis kendini öldürdükçe kanatlanıp uçacaklar. 40 mertebeyi 40 adımla aşıpta 41'e varanlar, yedi nesil seferde dertlerine deva bulacaklar. Sikkelerle mezar taşını başında taşıyanlar, baş eğip el öpüp semaya duracaklar.
Bu yılda, yetişmesi gerekenler peşinde bir koşturmacadayım. Oysa bu sabah, Konya'da nefes alıp akşamına Şeb'i Aruz'a yol almayı ne çok isterdim.
13 Aralık, 2010
Büyülü Tadlar
Tarçın, Zencefil, Karanfil, Zerdeçal
Hepsi, lezzetin büyüsüne efsun katarlar. Efsunlarını, fonetiklerindeki rahiyadan alırlar.
Her romantik sever efsunlu tadları. Ama günlük yaşamda o efsunla yaşamak, her yüreğe sığmaz.
Her lezzet listesinde yazar; tarçın, zencefil, karanfil ve zerdaçal. Ama her benim diyen usta, efsunda elinin ayarını tutturamaz.
Ölçülere bakmadan, dokunduğunda hissettiğinle ayarlayabiliyorsan efsunu, tarçın, zencefil, karanfil ve zerdaçal sana haktır. Demem o ki, o yürek efsununu susturunca boğulur, kan dolar.
Ama yok başka başka reçetelerdeyse gözün, senin yaşama tad vermekle ne işin var!
Hepsi, lezzetin büyüsüne efsun katarlar. Efsunlarını, fonetiklerindeki rahiyadan alırlar.
Her romantik sever efsunlu tadları. Ama günlük yaşamda o efsunla yaşamak, her yüreğe sığmaz.
Her lezzet listesinde yazar; tarçın, zencefil, karanfil ve zerdaçal. Ama her benim diyen usta, efsunda elinin ayarını tutturamaz.
Ölçülere bakmadan, dokunduğunda hissettiğinle ayarlayabiliyorsan efsunu, tarçın, zencefil, karanfil ve zerdaçal sana haktır. Demem o ki, o yürek efsununu susturunca boğulur, kan dolar.
Ama yok başka başka reçetelerdeyse gözün, senin yaşama tad vermekle ne işin var!
05 Aralık, 2010
Tad Almak
Kereviz ve havuç, Nar ve portakal... bunlar süper ikililer miş, daha iyisi yokmuş.
Bir de besinlerin;
1.tadları,
2.dokuları
3.birleşik faydaları önemliymiş.
Yani, ne pahasına olursa olsun, estetik yada sağlık için, sevmediği tadlarla bünyesini yormamalıymış insan.
Sen ve ben, süper iki olur muyduk, kereviz ve havuç gibi. Tek tek çok faydalı ama birlikteyken harikalar yaratan...
Yani ne pahasına olursa olsun, yaşamaktan, dokunmaktan ve birleşik bir hayat yaşamaktan tad alarak?
ne önemi var?
güzel sadece.
Bir de besinlerin;
1.tadları,
2.dokuları
3.birleşik faydaları önemliymiş.
Yani, ne pahasına olursa olsun, estetik yada sağlık için, sevmediği tadlarla bünyesini yormamalıymış insan.
Sen ve ben, süper iki olur muyduk, kereviz ve havuç gibi. Tek tek çok faydalı ama birlikteyken harikalar yaratan...
Yani ne pahasına olursa olsun, yaşamaktan, dokunmaktan ve birleşik bir hayat yaşamaktan tad alarak?
ne önemi var?
güzel sadece.
28 Kasım, 2010
Ne Önemi Var?
Çok tanıdık biriyle yeni tanışır gibi.
Tanıştığım anda tanıyordum zaten ama kimsin bilemedim.
Bakışlarında bir kaç insan, saç tellerinde bir kaç insan, kokusunda, nefesinde, dokunuşunda bir tek onu buldum.
Tanışık olup ta bulduğunu tanıyamadım.
Ne önemi var?
Hiç.
Güzel. Başka başka sıfatlar eklenebilir, abartılabilir, kocamanlaştırılabilir ama gerek yok.
Sade. Olduğu gibi, olduğum gibi.
Güzel. ve İyi belki, İyi insan olma halini bilemem de, iyi hissetmek.
Ne önemi var?
Öyle işte. Hiç.
Tanıştığım anda tanıyordum zaten ama kimsin bilemedim.
Bakışlarında bir kaç insan, saç tellerinde bir kaç insan, kokusunda, nefesinde, dokunuşunda bir tek onu buldum.
Tanışık olup ta bulduğunu tanıyamadım.
Ne önemi var?
Hiç.
Güzel. Başka başka sıfatlar eklenebilir, abartılabilir, kocamanlaştırılabilir ama gerek yok.
Sade. Olduğu gibi, olduğum gibi.
Güzel. ve İyi belki, İyi insan olma halini bilemem de, iyi hissetmek.
Ne önemi var?
Öyle işte. Hiç.
21 Kasım, 2010
Proje I, İlk İlişki Gibidir!
Neyle karşılaştığın çok önemli! İlk defa karşılaşıp tanıyaaksan, hele ki çağrışımlar, hayaller varsa kafanda ona dair. İlk deneyiminde ne yaşadığıni neyle karşılaştığın çok önemlidir.
Görmek istediğin, görmeyi hayal ettiklerinde direnir. Ama gördüğün, bambaşka bir şeyi sana diretir. Gördüğün, gerçeğin algıladığın yanıdır. Yani gerçeğe en yakın olan. Ve söz daima onundur, gerçeğe en yakın olduğundan.
Aşık olmayı beklediğin, hiçte hayal ettiğin gibi çıkmaz karşına. Hataa bazen, küfrettiğin, kızdığıni lanetlediğin ve hayatından uzak tutmaya yeminli olduğun gibidir. Ama gerçeğe en yakın olandır. Üstelik, bilinçli, isteyerek, benim tercihim diyerek ve mücade edilerek "verilmiş" bir karardır. Senin verdiğin!
İlk, sonrasına derin izler taşıyacaktır. Ya gözü kapalı atlayacak yada inatla, tanımayı bile reddederek ayak direteceksindir sonraki yenilere. Daima bir kusur olacaktır yenilerde. Çünkü hepsi, artık eski olsa bile ilk olanın yenisidir, devamıdır ve eş değer kategorize edilmeye layıktır! Bu miğde bulantılı ilkgençlik, geç ergen hali yetişkin benliğine yaklaştıkça, çok güvendiğin değerlerinle alaşağı olup yeniden yüze çıkmayı başardıkça ve alıştıkçai yavaş yavaş ama illa ki acıtarak geçecektir.
Yani ilk ilişki gibidir proje bir. Uğradığın hayal kırıklıklarını, hayalle gerçeği karışmş yaşanmışlıkları, karşılaştığın tavırları, yarattığın ve yaratılana tanık olduğun yargıları, eleştiriyi, eleştireni, eleştirileni, sancılı miğde bulantılarını, buhranlı halleri inatla, karşı koyamayacağın ve çoğu kez farkedemeyeceğin bir incelikle direnerek hep bir sonraki yeniye taşır.
Elbet zamanla geçer, ama illa ki acıtarak. Ve senin verdiğin yeni kararların durur avuçlarında. Yeniden acımayı ama biraz daha mutlu ve alışkın olmayı bekleyerek.
Görmek istediğin, görmeyi hayal ettiklerinde direnir. Ama gördüğün, bambaşka bir şeyi sana diretir. Gördüğün, gerçeğin algıladığın yanıdır. Yani gerçeğe en yakın olan. Ve söz daima onundur, gerçeğe en yakın olduğundan.
Aşık olmayı beklediğin, hiçte hayal ettiğin gibi çıkmaz karşına. Hataa bazen, küfrettiğin, kızdığıni lanetlediğin ve hayatından uzak tutmaya yeminli olduğun gibidir. Ama gerçeğe en yakın olandır. Üstelik, bilinçli, isteyerek, benim tercihim diyerek ve mücade edilerek "verilmiş" bir karardır. Senin verdiğin!
İlk, sonrasına derin izler taşıyacaktır. Ya gözü kapalı atlayacak yada inatla, tanımayı bile reddederek ayak direteceksindir sonraki yenilere. Daima bir kusur olacaktır yenilerde. Çünkü hepsi, artık eski olsa bile ilk olanın yenisidir, devamıdır ve eş değer kategorize edilmeye layıktır! Bu miğde bulantılı ilkgençlik, geç ergen hali yetişkin benliğine yaklaştıkça, çok güvendiğin değerlerinle alaşağı olup yeniden yüze çıkmayı başardıkça ve alıştıkçai yavaş yavaş ama illa ki acıtarak geçecektir.
Yani ilk ilişki gibidir proje bir. Uğradığın hayal kırıklıklarını, hayalle gerçeği karışmş yaşanmışlıkları, karşılaştığın tavırları, yarattığın ve yaratılana tanık olduğun yargıları, eleştiriyi, eleştireni, eleştirileni, sancılı miğde bulantılarını, buhranlı halleri inatla, karşı koyamayacağın ve çoğu kez farkedemeyeceğin bir incelikle direnerek hep bir sonraki yeniye taşır.
Elbet zamanla geçer, ama illa ki acıtarak. Ve senin verdiğin yeni kararların durur avuçlarında. Yeniden acımayı ama biraz daha mutlu ve alışkın olmayı bekleyerek.
16 Kasım, 2010
Bayram Rüyası
Uyuyordum ben aslında.
Belki de uyanmıştım görünmez olana.
Belliydi, sarısının kırgınlığından, ışığından, yaprakların yorgunluğundan
Ve gözlerindeki huzurdan biz insanların.
Tüm telaşlarıyla bitenlerden,
Bal damlalarının yanaştığı göz kapaklarından,
Ve bahara hayal kurma zamanını karşılamaya hazırlanmalardan.
Belliydi,
Sonbahara az kala, yazın sonuydu işte.
Toprak birazcık suskun. Bitirmiş,söylemiş tüm öykülerini bahardan bu yana.
Sıvaları dökük ve bir hayli küçük bağ evinde,
Evin önünde bir oda,
Oda olmuş bir havuz
Henüz mermer döşenmemiş çimento zemininde havuzun,
Yüzüm, yüzüm, yüzümüz.
Yüzüyoruz habire.
Su berrak mı berrak, mavi mi mavi.
Ufacık bir pencere, çatısı olmayan odada
Ve güneş, pencereden geliyor yüzümüze.
Yüzüyorum, yüzüyorsun habire.
Yüzümüz var,
Bir birimize saklı, birbirimize emanet.
Ben ne isem dört sene, sen O' sun.
Asmalardan üzüm yiyip, saçlarını kurutuyorsun.
Hadi gel, diyorsun. Gün batmadan bir kez daha.
Yaz bitmeden, yazın bittiği bu akşam gelmeden bir daha.
Son kez gözümü kırpıp yaz güneşine,
Nefesimi bırakıp suya, yüzüyorum habire.
Gülüyorsun. Gülümsüyorsun, gel diye.
Dilin suskun, biraz tedirgin.
Hoş gelmiş gibisin yepyeni bir yere.
Aslında gelsen, ne hoş gelirsin.
Küçücük bir odaya sığdırıp ta derya denizi,
Küçük kare pencereden damlayan güneşte güneşlenip te
Yüzdükçe yüzüyoruz habire.
Yüzüm var, yüzün var, yüzümüz var birbirimize.
Belki de uyanmıştım görünmez olana.
Belliydi, sarısının kırgınlığından, ışığından, yaprakların yorgunluğundan
Ve gözlerindeki huzurdan biz insanların.
Tüm telaşlarıyla bitenlerden,
Bal damlalarının yanaştığı göz kapaklarından,
Ve bahara hayal kurma zamanını karşılamaya hazırlanmalardan.
Belliydi,
Sonbahara az kala, yazın sonuydu işte.
Toprak birazcık suskun. Bitirmiş,söylemiş tüm öykülerini bahardan bu yana.
Sıvaları dökük ve bir hayli küçük bağ evinde,
Evin önünde bir oda,
Oda olmuş bir havuz
Henüz mermer döşenmemiş çimento zemininde havuzun,
Yüzüm, yüzüm, yüzümüz.
Yüzüyoruz habire.
Su berrak mı berrak, mavi mi mavi.
Ufacık bir pencere, çatısı olmayan odada
Ve güneş, pencereden geliyor yüzümüze.
Yüzüyorum, yüzüyorsun habire.
Yüzümüz var,
Bir birimize saklı, birbirimize emanet.
Ben ne isem dört sene, sen O' sun.
Asmalardan üzüm yiyip, saçlarını kurutuyorsun.
Hadi gel, diyorsun. Gün batmadan bir kez daha.
Yaz bitmeden, yazın bittiği bu akşam gelmeden bir daha.
Son kez gözümü kırpıp yaz güneşine,
Nefesimi bırakıp suya, yüzüyorum habire.
Gülüyorsun. Gülümsüyorsun, gel diye.
Dilin suskun, biraz tedirgin.
Hoş gelmiş gibisin yepyeni bir yere.
Aslında gelsen, ne hoş gelirsin.
Küçücük bir odaya sığdırıp ta derya denizi,
Küçük kare pencereden damlayan güneşte güneşlenip te
Yüzdükçe yüzüyoruz habire.
Yüzüm var, yüzün var, yüzümüz var birbirimize.
11 Kasım, 2010
Nerdesin?
Tek kelime, tek kelime yazmamıştın eylülden beri. Yazdıklarımda hep sanki, asıl içimde oturan konunun çok uzağındaymış gibiydi yaşamım.
Yok saymak, adı geçtiğinde önemsemiyormuş, tepki vermiyormuş gibi yapmak, hali vaktiyle ilgli haberleri mahallenin esnafından öğrenme haliyle, çaaaattt diye, ne varsa kendini ıraksamak için kurduğun hepsini yıkıp geçmesine engel değil işte.
"Barış" ı konuşmak, "barışsızlığım"la yüzleştirdi beni.
Ağladım. bir yılı geçmişti bir oturumda ince ince ağlamayalı.
Hızla, başladığımdan bu yada üst üste koyduğum ne kadar taş varsa hepsinden düştüm bi anda.
İlk defa, o gün düştü kelimeler benimle birlikte. İlk defa o gün, kendi kendime, elimde yeşil kalemim ve uzun zamandır demokrasi'nin eğitimleri için beklettiğim defterime yazdım " babaanne".
O gün farkettim ki, tüm lan biten sanki öyle çokta yakın olmadığım bir arkadaşımın başına gelmiş ve sadece anlatmaktan kendini alıkoyamadığı bir ana denk geldiğim için dinlediklerim gibiydi.
öyleleştiriyordum.
Düşünmüyordum. Uyanamadığım rüyaları ben gördüm saymıymıyordum. Ben böyle yapınca Babaannemi düşünmüyor, canım acımıyordu - güya-. O öfkeyi hisseden ben değildim sanki.
Oysa, tüm o olağnüstü keyifli hallerin sebebi, öfkeyi maskelemekti belliki.
Belli ki...
Geçmiş değil hiç bir şey.
Hele şimdi bir de bayram ya,
Özlüyorum seni.
Kimi özlediğimi bilmiyorum Babaanne.
Sen hangi insansın bilmiyorum. aradığım yerde, anılarımda bile bulamıyorum seni.
Yok- sun. Yok musun?
Benim hayatımı idealize ettiğim insan mı yoksa bizden vazgeçmiş olan mı?
Gözlerinden öfkeyi bir anda- 22. yaşımda- öğrenipte, bünyemde öfkeyi ilk kez bu kadar şiddetli hissettiğim insan mı?
"Eski babaannem" dedim bi kere biliyor musun? Nereye gittin sen?
Eskiden bilirdim. evim yuvam yerin birdi. Atlayıp gelirdim bi geceden bi sabaha. Sesini duyardım.
Şimdi, şimdi yüzün bile yok babaanne.
Nerdesin?
Yok musun?
Aynı hayatta, aynı yerkürenin üstünde, adresini bildiğim, doğduğum büyüdüğüm evdesin. Ama yok işte.
Bulamıyorum seni. Arayamıyorum bile.
Engelleyen, korkutucu gelen yokluğun mu yoksa varlığın mı bulamıyorum.
Nasıl bu kadar yok oldun Babaanne?
Nerdesin? Yüzün bile yoksa....
Yok musun?
Yok saymak, adı geçtiğinde önemsemiyormuş, tepki vermiyormuş gibi yapmak, hali vaktiyle ilgli haberleri mahallenin esnafından öğrenme haliyle, çaaaattt diye, ne varsa kendini ıraksamak için kurduğun hepsini yıkıp geçmesine engel değil işte.
"Barış" ı konuşmak, "barışsızlığım"la yüzleştirdi beni.
Ağladım. bir yılı geçmişti bir oturumda ince ince ağlamayalı.
Hızla, başladığımdan bu yada üst üste koyduğum ne kadar taş varsa hepsinden düştüm bi anda.
İlk defa, o gün düştü kelimeler benimle birlikte. İlk defa o gün, kendi kendime, elimde yeşil kalemim ve uzun zamandır demokrasi'nin eğitimleri için beklettiğim defterime yazdım " babaanne".
O gün farkettim ki, tüm lan biten sanki öyle çokta yakın olmadığım bir arkadaşımın başına gelmiş ve sadece anlatmaktan kendini alıkoyamadığı bir ana denk geldiğim için dinlediklerim gibiydi.
öyleleştiriyordum.
Düşünmüyordum. Uyanamadığım rüyaları ben gördüm saymıymıyordum. Ben böyle yapınca Babaannemi düşünmüyor, canım acımıyordu - güya-. O öfkeyi hisseden ben değildim sanki.
Oysa, tüm o olağnüstü keyifli hallerin sebebi, öfkeyi maskelemekti belliki.
Belli ki...
Geçmiş değil hiç bir şey.
Hele şimdi bir de bayram ya,
Özlüyorum seni.
Kimi özlediğimi bilmiyorum Babaanne.
Sen hangi insansın bilmiyorum. aradığım yerde, anılarımda bile bulamıyorum seni.
Yok- sun. Yok musun?
Benim hayatımı idealize ettiğim insan mı yoksa bizden vazgeçmiş olan mı?
Gözlerinden öfkeyi bir anda- 22. yaşımda- öğrenipte, bünyemde öfkeyi ilk kez bu kadar şiddetli hissettiğim insan mı?
"Eski babaannem" dedim bi kere biliyor musun? Nereye gittin sen?
Eskiden bilirdim. evim yuvam yerin birdi. Atlayıp gelirdim bi geceden bi sabaha. Sesini duyardım.
Şimdi, şimdi yüzün bile yok babaanne.
Nerdesin?
Yok musun?
Aynı hayatta, aynı yerkürenin üstünde, adresini bildiğim, doğduğum büyüdüğüm evdesin. Ama yok işte.
Bulamıyorum seni. Arayamıyorum bile.
Engelleyen, korkutucu gelen yokluğun mu yoksa varlığın mı bulamıyorum.
Nasıl bu kadar yok oldun Babaanne?
Nerdesin? Yüzün bile yoksa....
Yok musun?
Babaanne?
"iyilik" hali unutmak mı?
Her şeyin yoluna girmesi,
Günün birinde "yeniden" ve " barış içinde"
"Güven" ve "sevgiyle" bir olmak,
Acıtan bir ihtimal, ya da
İhtimalsizlik olarak bile yoksa
Hiç bir şey yoksa,
Yüzün yoksa...
Yok musun Babaanne?
29ekim'10 Rıhtım Otel, Tazeleme, "barış" oturumu.
Her şeyin yoluna girmesi,
Günün birinde "yeniden" ve " barış içinde"
"Güven" ve "sevgiyle" bir olmak,
Acıtan bir ihtimal, ya da
İhtimalsizlik olarak bile yoksa
Hiç bir şey yoksa,
Yüzün yoksa...
Yok musun Babaanne?
29ekim'10 Rıhtım Otel, Tazeleme, "barış" oturumu.
07 Kasım, 2010
Kendime Yönerge
Şimdi, gözlerimi kapatmalıyım
Bu haftanın programını gözlerimin önüne getirip tek tek günleri düşünmeliyim
Her gün hangi dersden sınavım ya da ödev teslimim olduğunu hatırladıktan sonra sonraki üç haftaya bakmalıyım
sonraki üç hafta da kaçacak delik aramamam gerektiğini farkettiğinde derin bi nefes almalıyım.
Bu hafta serinkanlılığımı korumalı, stresin beni çalışmak istememe haline sürüklemesine izin vermemeliyim
Her gün, sakin sakin yapılması gerekenleri yapmalıyım
Ve yorgunluk kelimesini asla ama asla anmsamamalıyım.
Bu haftanın programını gözlerimin önüne getirip tek tek günleri düşünmeliyim
Her gün hangi dersden sınavım ya da ödev teslimim olduğunu hatırladıktan sonra sonraki üç haftaya bakmalıyım
sonraki üç hafta da kaçacak delik aramamam gerektiğini farkettiğinde derin bi nefes almalıyım.
Bu hafta serinkanlılığımı korumalı, stresin beni çalışmak istememe haline sürüklemesine izin vermemeliyim
Her gün, sakin sakin yapılması gerekenleri yapmalıyım
Ve yorgunluk kelimesini asla ama asla anmsamamalıyım.
01 Kasım, 2010
Bulanık
Kabullenmesi zor bir yanı var hep bu "sonra"ların.
Sevimsiz, sanki terkedilmiş, hatta terketmiş gibi hissettiren.
Sabırsız, ondan başka hiç bir şey düşünmeksizin hayatını adamak isteyen.
O olmak isteyen, o işin içindeki kişiden başka bir kimliği yüreği, midesi kaldırmayan.
Ama işte, jüri var perşembeye. Daha nasıl anlatırım ki derdimi.
Sevimsiz, sanki terkedilmiş, hatta terketmiş gibi hissettiren.
Sabırsız, ondan başka hiç bir şey düşünmeksizin hayatını adamak isteyen.
O olmak isteyen, o işin içindeki kişiden başka bir kimliği yüreği, midesi kaldırmayan.
Ama işte, jüri var perşembeye. Daha nasıl anlatırım ki derdimi.
27 Ekim, 2010
Kendime Diyecek Sözüm
Komiğim komik!
Bölge Bilimi ve Planlaması dersine ödev taslağı hazırlarken yüksek lisans tez konuma karar veriyorum.
Ne diyeyim, doğmamış bebeye don biçmek bu olsa gerek.
Komiksin kızım diyorum, gülüyorum kendime. Yine de, "niye olmasın" diyen o iç sesi seviyorum:)
Bölge Bilimi ve Planlaması dersine ödev taslağı hazırlarken yüksek lisans tez konuma karar veriyorum.
Ne diyeyim, doğmamış bebeye don biçmek bu olsa gerek.
Komiksin kızım diyorum, gülüyorum kendime. Yine de, "niye olmasın" diyen o iç sesi seviyorum:)
Antep Eğitiminden Kısa kısa
İlk defa bu kadar çok tepine tepine güldüm bir eğitimde.
İlk defa stresin s'sinden bu kadar uzak.
İlk defa bu kadar güvenle, rahat, "yapmam gerek" histerisinden uzak.
İlk defa en ufak bişeye bile sinir olmadan
Barış gibi, kendiliğinden ve olması gereken gibi.
Kolay katılımcı + kolay ekip = keyifli eğitim
işte böyle boynumuzu bükmüştük gelmeyen katılımcıları beklerken :)
" Entep'te insan haklarını savunucuk"
" çalışmayalım yiyelim. hiç çalışmayalım hep yiyelim"
" haaa ha aaaa"
İlk defa stresin s'sinden bu kadar uzak.
İlk defa bu kadar güvenle, rahat, "yapmam gerek" histerisinden uzak.
İlk defa en ufak bişeye bile sinir olmadan
Barış gibi, kendiliğinden ve olması gereken gibi.
Kolay katılımcı + kolay ekip = keyifli eğitim
işte böyle boynumuzu bükmüştük gelmeyen katılımcıları beklerken :)
" Entep'te insan haklarını savunucuk"
" çalışmayalım yiyelim. hiç çalışmayalım hep yiyelim"
" haaa ha aaaa"
21 Ekim, 2010
ve sezon açılır...
SamsunGEM eğitimi ile açıp Demokrasi labratuvarı ile kapattığımız yaz sezonunun ardından, Gaziantep eğitimi ile güz sezonunu açıyoruz efenim.
Antep güneşi insana yakın, sırlı sorulara saklanmayan, kokusu da rengi de kucak kucak size kalan bir kent idi haziranda.
Ve şimdi inanıyorum ki, daha yaşanabilir bir dünya ve toplumsal barışla tüm kokuları, tatları, renkleri ve sesleriyle daha da anlamlanacak o davetkar kent.
Antep güneşi insana yakın, sırlı sorulara saklanmayan, kokusu da rengi de kucak kucak size kalan bir kent idi haziranda.
Ve şimdi inanıyorum ki, daha yaşanabilir bir dünya ve toplumsal barışla tüm kokuları, tatları, renkleri ve sesleriyle daha da anlamlanacak o davetkar kent.
14 Ekim, 2010
İtiraf
Rahatsızlık veren hislerden kurtulmak için yazmak hikayesi koca bi yalan.
Yok öyle bişi.
Çünkü ben rahatsızsam - o hisle - yaz/a/mıyorum. "ability" durumundan emin değilim.
Kus/ama/mak konusunda eminim mesela. Dünyanın en büyük kusmuk dalgasını yaratmak istesem de kusamıyorum.
Ama yazabilirken yazmıyorum galiba. Bunu daha net bi şekilde söylemedim kendime.
"Toplum gençlere güvenmiyor" diye bağrınan gençlerin birbirlerine güvenmemelerinin ardından gözüme yanlışlıkla çarpan "en iyisini biz yaparız da ondan" ışıklarının bir "ekip ruhu" ile sarmalanmış olması o görünür ekip ruhunun aslında ekipten her kopanın ardından aşağılama yöntemiyle eğlenme, hatta kimi zaman üretime malzeme yapma vs eylemleriyle "ekip" işine sadece kendi egosunu var edebilecek bir alan oluşturmak için tutunmuş yüce bireyleri görünüveriyor gözüme.
Ve mesela böyle durumlarda dişlerimin sıakrak küfretmek geçiyor içimden, öyle olduğu için değil kimse, tam aksi ile reklam yapıp "varlık"larını sürdürdükleri ve "çok seviyoruz" dediklerine bir de "yeni" diye barkod basıp, bu barkoddakilerin ancak ortamdan zamanla bişeyler öğrenebilecekleri haricinde bir düşünce geliştirmeyi bile akıllarının ucundan geçirmedikleri için.
Bu iş böyle yapılmaz diyip çekip gidesim gelmedi değil. Bu iş böyle yapılmaz demek yerine siz şimdi bunları söylüyorsunuz ama bu söylediklerinizin bla bla bla yalnarını görmezden gelmenin yıllardır sizi körelten şey olduğunu hiç düşünmediniz mi diyesim gelmedi değil.
Sus kızım sen önce yeni barkodunu bi sev bi alış bakalım diye kendime söylemedim değil.
Karar: Ya bu diyardan giderim, ya bu deveyi güderim.
Öyle bi değişir ki orası, öyle bi değişir ki gündemler ruhunuz bile duymaz.
Siz istediğiniz güne kaçın beyler, ben bilmem kaçıncı paralel evrenden bile gelirim
Yok öyle bişi.
Çünkü ben rahatsızsam - o hisle - yaz/a/mıyorum. "ability" durumundan emin değilim.
Kus/ama/mak konusunda eminim mesela. Dünyanın en büyük kusmuk dalgasını yaratmak istesem de kusamıyorum.
Ama yazabilirken yazmıyorum galiba. Bunu daha net bi şekilde söylemedim kendime.
"Toplum gençlere güvenmiyor" diye bağrınan gençlerin birbirlerine güvenmemelerinin ardından gözüme yanlışlıkla çarpan "en iyisini biz yaparız da ondan" ışıklarının bir "ekip ruhu" ile sarmalanmış olması o görünür ekip ruhunun aslında ekipten her kopanın ardından aşağılama yöntemiyle eğlenme, hatta kimi zaman üretime malzeme yapma vs eylemleriyle "ekip" işine sadece kendi egosunu var edebilecek bir alan oluşturmak için tutunmuş yüce bireyleri görünüveriyor gözüme.
Ve mesela böyle durumlarda dişlerimin sıakrak küfretmek geçiyor içimden, öyle olduğu için değil kimse, tam aksi ile reklam yapıp "varlık"larını sürdürdükleri ve "çok seviyoruz" dediklerine bir de "yeni" diye barkod basıp, bu barkoddakilerin ancak ortamdan zamanla bişeyler öğrenebilecekleri haricinde bir düşünce geliştirmeyi bile akıllarının ucundan geçirmedikleri için.
Bu iş böyle yapılmaz diyip çekip gidesim gelmedi değil. Bu iş böyle yapılmaz demek yerine siz şimdi bunları söylüyorsunuz ama bu söylediklerinizin bla bla bla yalnarını görmezden gelmenin yıllardır sizi körelten şey olduğunu hiç düşünmediniz mi diyesim gelmedi değil.
Sus kızım sen önce yeni barkodunu bi sev bi alış bakalım diye kendime söylemedim değil.
Karar: Ya bu diyardan giderim, ya bu deveyi güderim.
Öyle bi değişir ki orası, öyle bi değişir ki gündemler ruhunuz bile duymaz.
Siz istediğiniz güne kaçın beyler, ben bilmem kaçıncı paralel evrenden bile gelirim
05 Ekim, 2010
Bir Veda, Bir Kutlama
Ama gitmelisin.
Bol ışıklı anılar biriktirip geri dönmelisin.
İspanya çok uzak evet,
Ama belki bi gün Tavukgöğsü yaparım?
Alır sana gelirim
Hem, güneşin yeni yeni kendini gösterdiği bahar günlerinde Çengelköy'de verdiğin o güzel haber, o mutluluk katlanarak büyüyor mu ne?
Mutlu ol Şirinseverim.
Beni özle, ama üzülme.
Çünkü ben öyle yapmayı öğreneceğim.
04 Ekim, 2010
Mevsim Manzaraları Der ki;
Dün, Teknik Geziden dönüş yolundayken, Konya'dan İstanbul'a dönerken otobüsdeki muhabbetlerden insanın ne menem bir şey olduğuu anlamaya çalışırken bulut-güneş ve denizin kenetlendiği hale döndü gözlerim.
Mevsim manzaralarının bi süredir bana söylediklerini hatırladım.
Tüm cesaretiyle, kendi gibi dolu dolu geçen kış, bazen rüzgarlı ama çoğunlukla sakin yağan karı ve soğuğuyla kışı "ne gelirse gelsin, hazırım ben bana gelsin" dedirten güçlü bir kış yaşatacağı belliydi.
Böyle güçlü, kendini bilen, adam akıllı kışları severim ben. Kış çocuğu olduğumdan belki.
Kararsız, geldi mi şımarık, ama süreklilik için savaşmayacak denli kaypak bahar canımı sıkmıştı. Mide ağrılarını anımsatmıştı. Ama yaz rahat geçecek dedirtmişti.
Kış koşturmacalı, dimdik, yüzüm kendime dönük ve içim serin geçti.
Bahar bulanık, hiçlikte yorulan, her meltemde pes eder haldeydi.
Yaz, gevşek mi gevşek, rahat mı rahat ama daha önce tanışık olmadığım denli büyük bir acıyla çat diye bitti, hemde öfkeye bulanmış.
Sonbahar şimdi, ama araya kaynadı. geçsin gitsinlikleri yolcu etmeye hevesli.
Dün, kurşuni denizin üstünde bulutlar kocaman boşluklar oluşturarak kararlı katmanlar oluşturup güneşi içlerine almışlar. Ve güneşten keskin, bulutlardan süzülüp gelen ışınlar, kusursuz açılarla düşüyor kurşuniliklerin üzerine.
Işık ya yok, ya keskin ama bulanık.
Bu, kış habercisi. Kış manzarasına haberci konuşan mevsim sesi.
Kış, zor, yorucu - hem de daha öncekilerden farklı yorgunlukla- olacak, ama sonra belki gözlerimi kısarak, sırf içimdeki sesler gözlerimden dışarı çıkmasın diye, bakacağım. Gördüğüm, görmek için gittiğim olacak.
Kış hayrolsun.
Şubata dek, bu manzara sorumludur.
Ha bir de, deprem oldu dün akşam. Kurşuniliklerden bir ses daha geldi yüreğime.
Mevsim manzaralarının bi süredir bana söylediklerini hatırladım.
Tüm cesaretiyle, kendi gibi dolu dolu geçen kış, bazen rüzgarlı ama çoğunlukla sakin yağan karı ve soğuğuyla kışı "ne gelirse gelsin, hazırım ben bana gelsin" dedirten güçlü bir kış yaşatacağı belliydi.
Böyle güçlü, kendini bilen, adam akıllı kışları severim ben. Kış çocuğu olduğumdan belki.
Kararsız, geldi mi şımarık, ama süreklilik için savaşmayacak denli kaypak bahar canımı sıkmıştı. Mide ağrılarını anımsatmıştı. Ama yaz rahat geçecek dedirtmişti.
Kış koşturmacalı, dimdik, yüzüm kendime dönük ve içim serin geçti.
Bahar bulanık, hiçlikte yorulan, her meltemde pes eder haldeydi.
Yaz, gevşek mi gevşek, rahat mı rahat ama daha önce tanışık olmadığım denli büyük bir acıyla çat diye bitti, hemde öfkeye bulanmış.
Sonbahar şimdi, ama araya kaynadı. geçsin gitsinlikleri yolcu etmeye hevesli.
Dün, kurşuni denizin üstünde bulutlar kocaman boşluklar oluşturarak kararlı katmanlar oluşturup güneşi içlerine almışlar. Ve güneşten keskin, bulutlardan süzülüp gelen ışınlar, kusursuz açılarla düşüyor kurşuniliklerin üzerine.
Işık ya yok, ya keskin ama bulanık.
Bu, kış habercisi. Kış manzarasına haberci konuşan mevsim sesi.
Kış, zor, yorucu - hem de daha öncekilerden farklı yorgunlukla- olacak, ama sonra belki gözlerimi kısarak, sırf içimdeki sesler gözlerimden dışarı çıkmasın diye, bakacağım. Gördüğüm, görmek için gittiğim olacak.
Kış hayrolsun.
Şubata dek, bu manzara sorumludur.
Ha bir de, deprem oldu dün akşam. Kurşuniliklerden bir ses daha geldi yüreğime.
Yarım Kalan Yazılar
Defterler eskidiğinden değil,
Hayatın hızlı, yorarken dinçleştiren, kendime döndüren ve huzura yürüten günlerinde olmadığımdan şimdi,
Yani, yaşanılanların eskimesinden
Ya da eskisin istediklerimden.
- ki arada derede içimi kıpırdatıp huzurla gülümsetenlere sahip çıksam bile tek, kuş olur uçardım-
Ama zaman değişken, bunu da bilirim.
Hayatın hızlı, yorarken dinçleştiren, kendime döndüren ve huzura yürüten günlerinde olmadığımdan şimdi,
Yani, yaşanılanların eskimesinden
Ya da eskisin istediklerimden.
- ki arada derede içimi kıpırdatıp huzurla gülümsetenlere sahip çıksam bile tek, kuş olur uçardım-
Ama zaman değişken, bunu da bilirim.
16 Eylül, 2010
Bunu ben demedim ilk;
Önümdeydin
Arkamdaydın
Sağımdaydın
Solumdaydın
Altımdaydın
Üstümdeydin
Beni yine de Göremedin
Fotoğraf http://web.mac.com/cemreyesil/iWeb/Site%208/17065EA7-E63E-4106-AD4A-B25F94980FB7.html adresinden alınmıştır
15 Eylül, 2010
Kentleri Sevmek
"Kentleri sevdiren kişiler var"
kendi kendine, kendini o kentte sevdiğin için sevdiğin kentler. Kendine kızıp kaçmak için terkettiğin kentler.
Çok sevdiklerini görmeye gittiğin için, gidince sevdiklerinle olduğun için sevdiğin kentler var, sevilenlerin çiğlikleriyle canını acıttığında içinde boğulduğun kentler.
Çok sevdiğin için orada gördüğün kişileri sevdiğin kentler var yada. Yada bir sürü şekli daha var bu hallerin...
Günün usulca yaklaştığı sakin karanlıklarda gökyüzüne bakıpta nefes alınca orda huzur dolduğun, kapısını açınca rahatladığın evine vardığın, sokağa çıkınca havadaki kırıntılarla oynaştığın, güne başlamaktan keyif aldığın, otobüsteki kalabalığını, trafiğin arasından göz kırpan boğaz manzarasını, birbirine kolyenin boncukları gibi bağlı semtlerini sevdiğin bir kent.
Yıllarında hatrı sayılır bir yeri olan bir semtin ara sokaklarından birinde şirin bir kafede kahvaltı ettiğin, üstüne kahveni höpürdedip secdiğin insanlarla sohbete devam ettiğin, kolyenin boncuklarından misina misali süzülerek, yürüyerek geçip gittiğin, ışığını, kokusunu, sesini sevdiğin, süprizlerle karşılaştığın, kıvanş duyduğun, canının yandığını hissettiğin, sıkıldığın, kızdığın, affettiğin, afffetmediğin, kendini anladığın/anlamadığın, çok merak edip bulmaya açlışıtığın kişi için vagonların, motorların içini kolacan ettiğin, diğer kıtaya geçmek için bindiğin motordan vazgeçiğ geri indiğin ve son zamanlarda olup bitenleri anlamaya çalışırken oturduğun Kabataş sahilinde bir çay bahçesindeki masaya çok yakıştığın bir kent.
Sevdirene, sevdiğine ve sevene...
kendi kendine, kendini o kentte sevdiğin için sevdiğin kentler. Kendine kızıp kaçmak için terkettiğin kentler.
Çok sevdiklerini görmeye gittiğin için, gidince sevdiklerinle olduğun için sevdiğin kentler var, sevilenlerin çiğlikleriyle canını acıttığında içinde boğulduğun kentler.
Çok sevdiğin için orada gördüğün kişileri sevdiğin kentler var yada. Yada bir sürü şekli daha var bu hallerin...
Günün usulca yaklaştığı sakin karanlıklarda gökyüzüne bakıpta nefes alınca orda huzur dolduğun, kapısını açınca rahatladığın evine vardığın, sokağa çıkınca havadaki kırıntılarla oynaştığın, güne başlamaktan keyif aldığın, otobüsteki kalabalığını, trafiğin arasından göz kırpan boğaz manzarasını, birbirine kolyenin boncukları gibi bağlı semtlerini sevdiğin bir kent.
Yıllarında hatrı sayılır bir yeri olan bir semtin ara sokaklarından birinde şirin bir kafede kahvaltı ettiğin, üstüne kahveni höpürdedip secdiğin insanlarla sohbete devam ettiğin, kolyenin boncuklarından misina misali süzülerek, yürüyerek geçip gittiğin, ışığını, kokusunu, sesini sevdiğin, süprizlerle karşılaştığın, kıvanş duyduğun, canının yandığını hissettiğin, sıkıldığın, kızdığın, affettiğin, afffetmediğin, kendini anladığın/anlamadığın, çok merak edip bulmaya açlışıtığın kişi için vagonların, motorların içini kolacan ettiğin, diğer kıtaya geçmek için bindiğin motordan vazgeçiğ geri indiğin ve son zamanlarda olup bitenleri anlamaya çalışırken oturduğun Kabataş sahilinde bir çay bahçesindeki masaya çok yakıştığın bir kent.
Sevdirene, sevdiğine ve sevene...
01 Eylül, 2010
Özlenen Sofralar
Dün biraz yağmur yağdı, beş dakika kadar.
Tam ben büyük bir hırçınlıkla uykudan uyanıp yola atmışken kendimi, meram eskiyol dolmuşundan inip fatih pastahanesinden kaymaklı dondurma alıp yaka meram dolmuşu beklerken.
Yağmura rağmen, hatta yağmura inat toz dumandı ortalık. Konya'nın kuru, acımasız, yüzünde maskesi olmayan dosdoğru havasıydı. Bütün yaz yerlerde sürünüp arada bir havada uçuşmuş toz zerreleri günler, haftalar sonra karşılaştıkları ilk yağmur damlalarıyla kıran kırana mücade ediyorlardı. Sorsan, onlar da bilmiyor kavganın ne uğruna olduğunu. Tıpkı tüm kavgalar gibi nedensiz. Sadece yok etmek pahasına var olabilme iç güdüsü.
Mervelerin bahçeye yürürken, kaç kere yürüdüm bu yoldan dedim. Her birinde heyecanla, özleyerek.
Kuru havada asılı duran bulutların ardında kaybolan güneş, takkeli dağ ve bahçede meyvesini topladığımız ağaçların hepsi hep aynı şeyi söylüyordu sanki.
İftarı mangal sofrasıyla karşılayıp, geceye dondurma çerez ve meyvelerle devam edip sahurda kumpirlerimizi yuvarlasakta, ruhum doymadı ikindi serinliğinde havaya, ağaca ve yıldıza.
Yıldızlarına aşık olduğum iki sema var; biri mardin geceleri diğeri de konyanın bahçeleri.
İstanbul'u özledim diyordum ya, benim gitme vaktim gelmiş galiba. Gitmek istiyorum oradan oraya...
Tam ben büyük bir hırçınlıkla uykudan uyanıp yola atmışken kendimi, meram eskiyol dolmuşundan inip fatih pastahanesinden kaymaklı dondurma alıp yaka meram dolmuşu beklerken.
Yağmura rağmen, hatta yağmura inat toz dumandı ortalık. Konya'nın kuru, acımasız, yüzünde maskesi olmayan dosdoğru havasıydı. Bütün yaz yerlerde sürünüp arada bir havada uçuşmuş toz zerreleri günler, haftalar sonra karşılaştıkları ilk yağmur damlalarıyla kıran kırana mücade ediyorlardı. Sorsan, onlar da bilmiyor kavganın ne uğruna olduğunu. Tıpkı tüm kavgalar gibi nedensiz. Sadece yok etmek pahasına var olabilme iç güdüsü.
Mervelerin bahçeye yürürken, kaç kere yürüdüm bu yoldan dedim. Her birinde heyecanla, özleyerek.
Kuru havada asılı duran bulutların ardında kaybolan güneş, takkeli dağ ve bahçede meyvesini topladığımız ağaçların hepsi hep aynı şeyi söylüyordu sanki.
İftarı mangal sofrasıyla karşılayıp, geceye dondurma çerez ve meyvelerle devam edip sahurda kumpirlerimizi yuvarlasakta, ruhum doymadı ikindi serinliğinde havaya, ağaca ve yıldıza.
Yıldızlarına aşık olduğum iki sema var; biri mardin geceleri diğeri de konyanın bahçeleri.
İstanbul'u özledim diyordum ya, benim gitme vaktim gelmiş galiba. Gitmek istiyorum oradan oraya...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

