24 Ocak, 2010
23 Ocak, 2010
İki
Sonra iki lokmada yutturacağım.
İkilikten bir olmaz.
17 Ocak, 2010
Unuttumuştum ki...
Bel ve Boyun ağrısı gitmediler hala, birde arkadaşları geldi onları görmeye; bilekteki sızımsı incinme.
Bitecek ama az kaldı, inşallah yetişecek.
16 Ocak, 2010
Düğün...!
Benim düğünümün olacağı yer değildi ama orası.
Ben burada yapacağım düğünümü;

Geçen hafta Edirnede'ydim. Şöyle yamışım 2010 ajandamın ilk sayfalarına;
" Ne çok dolaştım sokaklarında... Evler aldım kendime, aşık oldum bu kente."
Ve not defterimede şunları;
"Edirne... Edirne'de ilk gece... Aşık oluyorum bu kente. Bu kentte gezerken kaybolabilirim, bulabilrim kendimi.
.......
Nasıl aydınlanacak bu güneş? Boğuluyorum...
Kime koşsam? Kime anlatsam, kime sussam?
Gün aydınlansa da boğuluyorum....
Üzülüyorum..."
Ve koşup anlattıklarım, Galatasaray'ın arka sokaklarındaydı bir sonraki gece. Susamadım, susmam gerekenlerden değildi onlar.
Kutluyorum:)
Bir misafir daha...
iki gündür tükettiğim sıvının haddi hesabı yok; su, karanfilli ıhlamur, kuşburnu - bamya çiçeği, melisa - papatya, zencefili tarçınlı süt gibi şeyler.
Tek yudum kahve içmedim, siyah çayda. Aferin bana.
Lakin sandalyenin üstünde ayak sallamak ve kalvye - mouse kullanmaktan öte harekette etmedin. Yuf bana.
Sevgili Boyun ağrısı, biliyorum ilgiyi seviyorsun lakin beni geriyorsun. Lütfen topla pılını pırtını git, ben sana iyi bir ev sahibi olmak istemiyorum. Arkadaşım Bel Ağrısını da götür giderken. O'nu da kendin gibi alıştırma. Ağrı olma halinden kurtulup gezip dolansın ruhu, henüz senin kadar alışmamışken ağrıda vücur bulmaya.
Kusura bakmayın, ama kainatta aprı haliyle var olmak zorunda değilsiniz. Eğer tercihleriniz benide mutlu edecek şekilde vücut bulursanız ve o zaman karşılaşırsak seve seve misafir ederim sizi, istediğiniz kadar kalırsınız. Güzel baharat kokuları olun mesela hı?
Bitti.
15 Ocak, 2010
14 Ocak, 2010
Pabuç ve Kipat Şımarıklığı!

3 Güne 2 Deniz!
Tavuk göğsü ve gece kalmasıydı ilk masalımız, gerçekleşen hikayemizse poğaça-simit ve sabah kahvaltısı oldu... Güzel bir pencere önünde vedalaştık gün ortasında. Mektubumu verdim. Vermeye gücü m olsun diye gittim, belkide gitmeye gücüm olsun diye yazmıştım.
Kıyılarını seviyormuşum gerçektende! Sadece bilmiyormuşum sevilebilir olduğunu, seviyormuşum, çok.
Hem, bazı mevsimler daha çok yakışır küçük kırmızı deniz yıldızları kıyılara. Sanırım o mevsimler geliyor:)
Birde derya denizi'min yanındaydım dün akşam üstü. Herzamanki yerde, her zamanki gibi ben geç kaldım:)
Çok güzel konuştuk yine, dinlemeyi, dinlenmeyi seviyorum her defasında. Güzel niyetler söylesi gelecekten yana. Güzel niyetler tuttuk birlikte.
Korkunç baş ağrımla ama huzur dolu döndüm. Boynumdaki ağrıya bile kızmadan.
Bu sabahta gün ağarmadan açıldı gözüm, sabahın kör vaktinde.
Bu iyiye işarat:)
09 Ocak, 2010
Alışılmayanlar
Ve geçip giderken sizi çokça yorsa da,
Bazı şeylere alışılmıyor.
Ölümle gelene,
Sevgilinin gidişine,
Alışamıyorum ben.
Sevgilim, sevdiğim, sevenim Canım Babaannem,
Gittin, ama yine gel.
Hastalanma sakın,
Üzülme ayrı geçen zamanlara.
Hem ben de gelirim yanına.
Bilirsin, sırf sen varsın diye sonunda en uzak yoldan bile gelirim.
Son zamanlarda, daha mı çok içimi acıtıyor yaşların...
Kaçtım diye kızma, kalamadım sadece.
Güle git, güle güle kal, güle güle gel.
Ağlamadık mı yeterince?
05 Ocak, 2010
Sıkıntı

Hakikat..!
Mideleri bulanıyor benle ilgili onlara fısıldayanlara...
Herkes yanlış biliyor beni...
Varsın bilsinler,
Hakikate ancak arayan varır!
Ben kendi hakikatimi aramaktayım, varsın çalışsın peşim sıra yalan makinaları...
Varsın ben olayım zehirli mantar yemeklerinin sofrası...
04 Ocak, 2010
01 Ocak, 2010
Yeni Yılda...
Herbirimizi farklı vuran ortak acımız, hala taptazeydi.
"Kocaman yıldız kayması gördüm ben!" diye eve geldikten sonra, annemle şakalaşıp saatlerce, tıpkı pamuk çocukluğumda ki gibi şımarıp hafiften kendini sevdiren ve seven halimle örgü ördüm sonra.
Eskiden diye bi başladık, gülümseyerek andık ama çok içimiz acımadı çok özlediklerimizde bile... Eskiden ördüklerim, eskiden giydiklerim, eskiden severdim annanemi, gerçi dedemin varlığındandı, eskiden oynadığımız oyunlar, ortalık kızışınca bizim eve kaçtıklarım, Hümhüm'ün doğduğu gün- ne güzeldie bir sevdiğinin doğumunu hatırlamak-, dedemin inca halleri, ve dalin kokusu...
Bu eskiler, 4-12 yaşın eskileri... Başka türlüydü o günler, o günlerin başka bir kokusu...
Kimseler inanmaz buna, varsın inanmasınlari kendime olan inancımı bulduğum günlerdi o günler... Öyle hakimdim ki yaşama, her anın rengi,kokusu,milim milim hafızamda...
Bosna'da savaşı izlerdik, savaşın ardını. Ben bulurdum çözümü, ertesi sabah dünyayı değiştirmeye uyanmak için uyurdum... Çok az uyurdum, az ve parça parça. Severdim az uyumayı güç bulurdum. Sabahın kör karanlığında dünya uyanana kadar düş kurmaya uyanırdım, uyanıkken kurardım düşlerimi, bu yüzden belki hepsi gerçekti!
O yıllarda her yıl başında, ateşlenirdim hasta olurdum.
Bu yıl da, ateşli, ama hasta olmuyorum yaa!! diye direne direne, örgü örüp Pamuk Babannemle sohbet ederek geçti gece. Bu yılda heyecanlanmadım yıl değişiyor diye, tıpkı eskisi gibi, o günlerde de saçma gelirdi.
Bu sabah saatim çalmadan uyandım yine, gün henüz doğmadan dünya uyanmadan.
Eskisi gibi... O Eskiler ki...
Akşam Kokusu
Yılın son günü, 2009-2010 güz yaryılının son dersinden çıkmış, hayattan keyif alır bi halde, tıklım tıkış ototbüslerle trafikte ezilmek yerine inip yürüdüm Çamlıca'dan eve... Meğer neler görecekmişim....
Önümde kararan hava, hafif sağa çevirince başımı turuncu bir gökyüzü, gümüşi bulutlar örtmüş üstünü...
Kocaman bir ışık yaladı bi an gökyüzünü, koyu maviden turuncuya doğru... O kadar uzundu ki peşi sıra kalan ışık seli, hemen gözden kayboluvermedi...
Yaz geceleri açık havada otururken, hamakta sallanırken yada yatarken kilimlerin üzerinde yıldız tutarız, yıldız kayması yakalamaya çalışırız, yanımdaki insanlar bir sürü yıldız kayması görürler de ben hiç yakalayamam.
Bu gün, kocaman bir yıldız kayması gördüm! yada kuyruklu yıldız ama kuyruğu upuzun... Yada göktaşı parçalanması ( ki bence bu)
Kocaman bir ışık hızlıca ilerleyerek ve ardında ışıktan kocaman bir kuyruk bırakarak geçti önce gökyüzünden, sonra parçalandı bir sürü küçük ışık olup, kayıp gittler atmosferde...
Meğer, olağanüstü doğa olayları için dağa bayıra gitmeye gerek yokmuş illa ki...
Babam dedi ki, yıldız kaydığında şeytanlardan birini öldürürlermiş, büyük bir şeytan öldürmüşler, besmele çekseydin.
E o zaman dedim, meteor yağmuru olduğu gecelerde şeytan katliamı mı var?
31 Aralık, 2009
Şimdi...
Özlemişim... Proje başında anlamsızlaşırken zaman, esan sesisiyle kendime gelmeyi.
Birazdan, günün birinci eflatun vakti...
28 Aralık, 2009
Denizfeneri...

His nerede durur?
Yazılır mı, çizilir mi, boyanır mı?
Resmi mi olur, kokusu mu?
Gülüşler mi gelir akla, susuşlar mı?
Kokular mı tutar hissi içte, dokunuşlar mı?
Yaşananlar mı güzel gerçekten,
Yada sıradanlara kişiler mi anlam katıyor?
Dilimin ucunu ıssırıyorum,
Sözümü tutuyorum, susuyorum...
İçimdeki bi dalga, kazara kuleye çarpsa,
Koskoca denizfeneri paramparça dökülür diye korkuyorum...
25 Aralık, 2009
Dün akşam...
Ne zaman tanıştığımızı hatırlamaya çalıştık, az geldi. Çok gibi sanki dedik...
Plan yaptık! Böyle olmaz dedik, sabahlamalı...
Kaybolmadığını görmek değerlerin,
Dolu dolu esen bahar rüzgarlarını anımsamak,
Yaprakda hafif bir esinti çıksa düşüverecekmiş gibi dolu dolu duran yağmur damlası baharı...
Bu bahar da öyle olsa ya...
Düşüverse damlalar, Aşk'la...
24 Aralık, 2009
İlk Kar...
ben yine İstiklal'deydim gecenin bi vakti.
Bu yılın ilk karında adımladık Can ve Okan'la...
Ama kar sulu sepkendi..
Lapa lapa değil geçen yılki gibi...
Canım Kar,
Lapa lapa yağ ki...
Yağ ki, bitireyim sana mektubumu, bitirmeye yazayım...
20 Aralık, 2009
Güzel İnsanlar...
Öldüklerinde bile.
Güzel insanlar yeryüzünde yaptıklarıyla hep kalırlarmış...
Bu evrende hep var olacak insanlar var hayatımda,
İsteselerde hiç bir yere gidemeyecekler...
Balık Olsak...
13 Aralık, 2009
Kaytarasım
Anlaşılan kaytarasım gelmiş benim, kendimle başbaşa kalıp hayal kurasım... Sütlü kahveler içip kitap okuyasım yağmura karşı.
Geçen salı akşamı ertesü gün Edirne'ye toplantıya gitmeye hazırlanırken Canberk aradı. Kocaeli'ne gittim. Ferhat diye muhteşem bir insanla tanıştım önce, sonra Tuğçe ve Mariam'le sohbet...
Sonra birkez daha girdim Kent Ormanın kapısından. Yine bir ilk, sonbahardı bu sefer....
Türkçe bilmeyen bir ekiple ve eğitim süreçlerini bilmediğim bir ekiple outdoor eğitimlerinin bir bölümünde beraber olmak biraz endişelendirse de beni, farklettim ki farklı hissediyorum. Başaracağına inanması, başarcağına inanılması insanın başka bir duygu.
Şeftali yerine mandalina ve daha az suyla çıktık bu sefer yola... Yollar değişmiş, patikalar yağmur suyunun doldurduğu küçük gölcüklerle sonlanıyor ger idönüyorsun küfred küfrede.
Telefon nerelerde çekmiyor öğrendim, ve kontrol etmeyi ihmal etmedim.
Çok şey düşündüm yine. Daha çok düşündüm kendimi, daha keyifle... İtiraf ettim, biraz da kendim için yürüdüm.. Eş zamanda iki iş:)
Boğazım kötü diye enişeleniyordum, ateşimde vardı, tertemiz havada yürüdükçe boğaz ağrısı filan kalmadı, terledim öçnce deli gibi sonra ateşimde düştü, haftalardır süren boyun ağrımda geçti birden.
Gördüğüm manzaraya inanamadım... Ağaç tomrukları, mevsimlik işçiler, yılanlar,kertenkeleler hiç biri yoktu ortalıkta bomboş... Sanki dünyanın başka bir coğrafyasındayım...
Başka yollar bulduk, çünkü yazların yürüdüğümüz yangın yolları çamur şelaleleri olmuş:) Bir köye çıktı yolumuz.
Çok keyifli geçti, zeki bir ekipti, yaşayan, keyif alan ve öğrenen...
Kent orman önünde Alper'lerin gelmesini beklerken dönüş için ders bile çalıştım! Aferin bana...
İshakçılara doğru yola çıktığımızdaysa, geçen yaz ilk gidişimizdeki gibi özgürlük andıran bir his doldu içime, hem gökyüzünde gözlerim hem kıvrıla kıvrıla giden yollarda. Bir kez daha çok oldum gördüğüm manzaradan... Doğru ya dedim Dünyanın en güzel yerine gidiyoruz şimdi, evmizie gidiyorum.. Civanı hatırladım, gülümsedim, gülümserken boğazım yandı.
Hiç yaşlanmadı gözlerim, kimse ağlamaktan bahsetmedi. Ufo ışığıyla aydınlanan eğitmen odasındaki yeni insanları ve daha kalabalık halini sevdim... Kış günü welcome partiyide...
Yeni insanların yeni hikayeleriyle, kıvrılıp uyudum bir köşede. Uykutulumunun konforunu unutmuşum doğrusu sert tahta üzerinde:)
Sonra okula, sonra derse yetiştim... İstanbul'a gelince başladı boğaz ağrısı, huysuzluk. Çok kirlisin be İstanbul... Nasıl da kirletiyoruz her gün yeniden seni...
Dünyanın en güzel yerinde olmak bir başka güzeldi sonbaharda. Çok sevdiğimi bildim yine, çok sevdiğ,imden emin olduklarımı. Artık çabam kendimi anlatmaya değil, gerektiğinde anlaşıyoruz özce... Hayatıma ilk girdikleri günleri düşnüyorum, 2007 ağustosunu, başka iklimler, başka coğrafyalar, başka mevsimler, başka başka mevzular.
İyi ki "hayır" tuşum çalışmamış yine o gün:)


