28 Eylül, 2011

Komik Ben

Güldürdüm yine kendimi, senelerdir hep aynısını yaptığım bir şeyi yeni keşfetmiş gibi hissederek:)

Biriken işleri toplarlama, önümüzdeki günlerde elime ayağıma dolanma ihtimali olan tüm kalabalığı yerli yerine yerleştirme ivmesini veren yine bir eğitim haberi oldu.

Ben adam olmam yazıcaktım, sonra farkettim olamam ki ben kadınım:)

26 Eylül, 2011

Bir Proce Gecesi

Dönem başı, heyecanı taze procelerinden biri elbetteki...
Herşey tanıdık, bir yandan peşinden koşup yakalayamadığım aklımda uçuşan "alanı tanımlama" cümleleri, fikirler bir yandan kağıt-kalem-yazı-boya arasında kuramadığım ilişki.

Yabancı dilim çok iyi değil doğrusu, her ne kadar son dört yıldır anadilimden çok olsa da hayatımda renk-kağıt-kalem-yazı bütünü dilini çok iyi anlasam da konuşamıyorum bir türlü.

Uykum mu? ııh hiç yok. Sevgiler kendim.

22 Eylül, 2011

Tesadüfler...

Şimdi söylesem inanmazsınız, ama vallahi gerçek.

Bir önceki yazının üstüne; bu dönem projede bana aşağdaki yazıyı yazdıran sokakları çalışıyorum.

En zor proje olacak olsa gerek, davulun sesi uzaktan hoş ve oturduğun yerden konuşmak kolayken eylemek bir miktar daha zor çünkü.

18 Eylül, 2011

Sokaklardan Geçtim

Sokakları dolaştım yine bu gün, objektif olmaya çalışarak. Sadece binaların fiziksel kullanımının ne olduğunu anlamaya çalıştığımı sık sık kendim hatırlatarak. Ama kayboldum. Son bir kaç turdur adımladığım Gümüşsuyu, Cihangir, Tomtom, Çukurcuma sokaklarından sonra bugün Kumbaracı yokuşunun arkasına saklanmış mahallelerde, çıkmazlarda kayboldum.

Sokakta çeteleşmeyi öğrenen ve parka girenlerden haraç kesen çocuklarla onlara bulaşmak istemediği için hurdacı önlerinde fare ölüleriyle oynayan çocukları gördüm. Ayıla bayıla yediğimiz midyelerin yapıldığı evleri gördüm. Kimbilir hangi nedenden bomboş duran, yüzyıl kadar uzak bugün gibi canlı birşeyler anlatmaya çalışan binaları gördüm. Bugün bir ara, İstanbul'da bir mahalle Mardin gördüm.

Beyoğlu beni her seferinde biraz daha şaşırtıyor. Birbirinden sanki taban tabana zıtmış gibi duran dünyalar birbirine yaslamış sırtını ancak öyle ayakta duruyorlar. Hepsi bir diğerini gözü kapalı dışlayan, öteleyen hayatlar birbiri içinde bir diğerini besleyip büyütüyor, kimi zaman yepyeni şeyler doğuruyor.

Biz hala kimin masası kimin sokağında kim ne içmiş, kimin çeketine haydari bulaşmış onu konuşaduralım. Ama görmeyelim, duymayalım, ve işimize gelmeyen her ne ve her kim varsa yokmuş gibi yapalım olur mu?

17 Eylül, 2011

Bu hafta kahvaltı menüsü için yeni bir şey icat ettim, yumurta yemek isteyipte kokusunu sevmeyenler için ideal.
Ayrıca bir de vejeteryan bir köfte icat ettim. Besleyici, sağlıklı, çevreci.
Yine yeşil severler için harika bir fırın makarna yaptım, o da ilk kez.

Bu hafta hatırladığım kadarıyla; Kahvaltılık tuzlu - tatlı dürümler, menemen, fasülköfte, patlıcan kavurma, zeytintağlı fasülye, kabaklı fırın makarna, tavuklu erişte, tarhana çorbası, peynirli sebze kebabı, sebzeli incik kebabı, kavurmalı tirit,kurabiyecik, reçellik kurabiye, patlıcan sırtı, domatesli köfte, çaylı kek, baharatlı tavuk sote yaptım.

Önemli nokta; hepsini de yaparken çok mutluydum. 

Sorun; tüm bunlar yapmam gereken ama tek başıma yapamadığım bir planı ve türlü türlü taleplerle etrafını örüp ulaşmayı ertelediğim bir kararı çağrıştırıyor.

Keşke bu karmaşadan beni çıkarıp alacak bir sebep olan arkadaşlarım olsa:)

14 Eylül, 2011

Okulum, Hocalarım ve Ben

En son Bursa'ya alan çalışmasına gitmeden önceki gece yazmıştım, daha önce benzeri deneyimlenmemiz bir yolculuğun hazırlık gecesi. Sonra erken dönüş, kısa istanbul ve öncekilerden oldukça farklı bir Konya - Bayram tatili ve gelen güzel haberlerle yazılacaklar epey de birikmişti aslında. Ama beni buraya döndüren başka bir şey oldu; Bursa heyecanını besleyen kişi.

Hem akademik bilgisinden hem insanlığından hem de çalışma disiplininden inanılmaz çok şey öğrendiğim; O'ndan öğrendiklerimle her seferinde öğrenmeyi, çalışmayı ve 'iyi insan olma yolunda yürümeyi' bir kez daha sevdiğim bir hocam var. Bu sabah yine, güzelliklerle var etti günü.

Düşünüyorum da bölümümü seviyorum derken, bilim alanı olarak planlamayı sevmemin bir sürü nedeni var, bütün gelecek planlarımı üzerine kurduğum. Ve bölümümü seviyorum derken, hocalarımla, ders ortamlarıyla, hep beraber yaptığımız işlerle, okulumla yani ekolojik ortamımla bütün olarak seviyorum.

Hele sivil toplum kuruluşları ile yaptığımız çalışmalarda beni alıp götüren işler, ilkeler, iş yapışlar ve metodlarla Şehir ve Bölge Planlama eğitiminde yaptıklarımızın örtüştüğü, birbirini beslediği alanlar oldu mu, değmeyin keyfime.

Tüm bunların hakkını verebilecek yolum, bu alanlarda katkı koyarak hep insanlığın ortak iyisi için yeni şeyler üretebilecek enerjim ve inancım olsun, ve ben utandırmayayım başta kendim olmak üzere kimseleri, emeği geçenleri.

15 Ağustos, 2011

Gece Hikayesi

Yine bir yolculuk önces gecesi, ben yine akşamdan yatıp birbuçuk saat uyuyup uyandım.
Yok olmuyor, akşamdan her işi bitirip zamanında yatıp sabah kalkıp yola çıkmayı bilmiyorum, beceremyorum. İlla o yolun öncesi sabahlanacak, yolculuk zaten akmakta olan bir erken günün içinde vuku bulacak, yeni başlayan günle değil.

Hazırlığı en zor yolculuklar, nereye gidip ne ile karşılaşacağını bilmediğin yolculuklar benim için. Ah diyorum şimdi keşke eğitime gidiyor olsaydım daha kolay olurdu hazırlanmak, hatta Family otele gidiyor olsaydım en kolayı olurdu:)

Bu sefer eğitime değil, bu sefer Bursa'nın köylerine gidiyorum, hem de meslek icabı:) Nerde kalırız ne yaşarız hiç bir ön görüm yok. Beni sürükleyen kısma, mesleğimin beni çeken yanını uygulama fırsatı bulacak olmam. Çaktırmayın, aslında uzun süre internetten flörtleştiğim biri ile ilk buluşma gibi; hayallerimdeki büyü, gerçekliği ile tanışınca aşka dönüşecek mi?

Vallayi heyecanlıyım, dönüşte okulu da bırakabilirim:p

Büyük ihtimal 10 gün yokum ama çok büyük ihtimal anılarla döneceğim. Bir köy defteri koyacağım sırt çantama, forsat buldukça yazıpta geleceğim.

Sevgiler. kime? kendime. bitti. hayır uykum yok karıştırıyorsunuz siz.

12 Ağustos, 2011

Espiri

Hayatın espirilerinden biri; Burslar kesilir, akbillere zam gelir... Hobaaaa

Bu günler...

... güzel günler. Farkında olmasam da hep o bana uzak olduğunu sandığım rahat, keyfe keder rutinden günler. Bazen aaammaan yaaa diyip arsızca gün boyu sahil kıyılarında geçirdiğim, bazen kafa rahatlığı ile keyifle saatlerce son derece verimli çalıştığım ya da gün boyu ev halinde misknlik yapıp kendi kendime kaldığım.


Hayat her ne kadar gevşek gibi görünse de, yine bir sürü çalışmacayla kandırıp, bizi kritik kararlara götürüyor yavaşça...

11 Ağustos, 2011

Pas!

Paslanmışım....

Zamanında ve doğru mail takibi yapamıyorum, arkadaşlarıma verdiğim sözleri zamanında yerine getiremiyorum, yaptığım iş planlarına uyamıyorum.

Olmuyor, olmuyor böyle! bu yaz bana yetmedi, başa sarmak istiyorum....

04 Ağustos, 2011

Erkekler ve İnsanlar!

Tarih boyunca süre geldiği gibi insan'ın erkek olanı referans veriyor olmasının aksine ben erkeklikle insanlık arasında bir geçiş olduğunu düşünüyorum! Hayır tabiki doğru değil bu söylediklerim, lakin anlayınız ki şu an o derece öfkeliyim.

"toplum gönüllüsü olmak sizin hayatınızda nasıl bir etki yarattı?" sorusuna verdiğim cevap senelerdir aynı; zorlaştırdı. Bu akşam farkettim ki feminist olmak daha da zorlaştırmış! Tıpkı sen olduğun için yaşadığın her ne sıkıntı varsa toplumda, eğer kadınsan onu iki kat daha şiddetli yaşıyor olma gibi.

Yolda yürürken laf atanı masum karşılar, duymuyor gibi yapıp aldırış etmeden yola devam etmenin güçlü, başı dik, aklı başında hatta özgür kadın olmak demek olduğunu düşünür, öyle olduğumu sandığım için öyle davranırdım. Bu akşam şunu yaşadım; saçma sapan yaklaşımlarla sizi taciz eden erkeklere karşı ağzınızı açıp tepki vermeniz bile mümkün değil. Bunun bir karşılığı olmalı diye tepinirken ruhum ve içim içimi yerken, yapabildiğim tek şey yüksek sesle bir kaş kelime savurmak oluyor bir yandan da içimde büyüyen tedirginliği bastırmaya çalışarak. Üstelik attığım her karşı adım, erkekleri daha da üstüme salyor!
Sokakta yaşadığım tedirginlğin, öfkenin ve ezilmişlik hissinin, eşitsizlik hissinin ardı sıra düşünürken farkettim ki; ergenliğimden itibaren cinselliği sokakta yediğim küfür ve taciz cümlelerinden öğrenmişim! Bu, sanırım bize çok şey söylüyor...

29 Temmuz, 2011

Nasıl bir yerde yaşıyoruz?

Az önce bizim sokakta oyun oynayan çocuklardan birine inanılmaz bir hızla çarpıp kaçtı. Çocuklar bir anda feryat figan bağrışıp kaıştılar, yaralanan çocuk öylece ortada.

Hemen telefona sarıldım, 112yi aradım sokağa koşmadan önce. Önce dakikalarca konuşmalarınız kaydediliyor bıdısı dinledim, sonra çaldı çaldı çaldı kimse cevap vermedi. 155'i aradım, aracın plakasını bilmiyorsanız ve şikayetçi değilseniz bizi ilgilendirmez dediler.
Balkona koştum yeniden, karşıdaki inşaatta çalışan işçiler çocuğu kucaklayıp caddeye çıkarıp bir taksiye bindirdiler. Yaralanan çocuğun oyun arkadaşları hala şokta ağlayıp bakaldılar olan bitene.

Önce cevap vermeyen 112 hattına köpürdüm, sonra o hızla mahalle aralarında daracık sokaklara giren o arabaya. Bu gün bizim burada duyduğum, gördüğüm dördüncü ambulans oldu. Sonra sokaklarda oynamak zorunda kalan çocukları düşündüm, o çozukları sokaklara salan ana babalara kızamadan o çozukları sokaklarda oynamak zorunda bırakan belediyeciliğe, planlamacılığa küfrettim.

Tüm bunları sessizce yaptım, kriz anlarında çok soğukkanlı ve bir o kadar da içime kapanığım.

24 Temmuz, 2011

Yerimiz.,

aynı yolun farklı istasyonları aslında.
Yerimiz değilşebilir, aynı yolda...

Gittiğimi sanırdım, geldiğim yer sımsıkı avuçlarımda, gideceğim tüm heyecanı ve inancımla yarınlarımda, aklımda ruhumda..
Yokmuş, gittiğim yer yokmuş, geldiğim bir yer olmadığı gibi...

Kocaman, büyük ve çok yarınlar yokmuş. Yaptığım, yapmaya çabaladığım durduğum yerle...

Şimdi rengimi sorsalar; Huzur derim. Öylesine sakinim bu dönemeçte... Hem de biliyorum, şimdi inandığım - sandığım- herşeyin bir süre sonra yanlışlığına ayma ihtimalimi, tıpkı şimdi gibi....

14 Temmuz, 2011

Hızlı

Gerçekten hızlı geçiyor günler, yavcaşlığıma inat. Olağanüstü sakin geçeceğini ve yıllardır sakin zamanlarımı bekleyen tüm işlerimi bitireceğimi beklediğim bu yaz, tüm o işlerim beni bekliyorlar :)

Bu aralar hayat bana hep biraz tuhaf geliyor, hele bir kaç gündür.
Bir yasağım var artık; hiç bir şey yapmayacağım bir süre. İyi geleceğini düşnüyorum, kim bilir belki böylece kabüllenilebilirim ahvalimi.

Sokaklar; yine seviyorlar beni, her zaman olduğu gibi. Hiç beklenmedik zamanlarda hiç ummadığım şeyler çıkıyor tanıdık-uzak sokak köşelerinden. Yaz sıcağında sokaklara damlayan terlerim bana iyi geliyor.

Bu yaz denize uzağım. Ruhum bunca uçuşurken aklım da ona uymasın diye, sudan uzak durmak iyi belkide. Sonra kim toplayacak beni...

İhtimaller her zamanki gibi yine baki, her zamanki gibi hepsi birbiri ardına ve kafa karıştırmaya niyetli. Karar vermekte yetmiyor zaten biliyorum ki...

Biraz gelece kaygısı var, ya iş bulamazsam telaşı. Aslında daha çok, sevemezsem yaptığım işi diye...

Uzun bir süre sonra yie biraz aralıyorum yaşamın alışık haliyle aramdaki mesafeyi; iki haftasonu, bir hafta içi buralarda yokum. Yarın sabah, eğitim yolunda başlayacak.

Biraz belirsizim bu defa. Birbirine sarmaş dolaş motivasyonlarım, kaygılarım, hallenmelerim var bu defa. Dileğim, tedirginliğimin de belirsizliğimin rüzgarına kapılıp elime ayağıma dolanmaması.

ve belki de bu günlerin en önemlisi; gözyaşlarının bir bedeli olduğuna bir kez daha inandım.

07 Temmuz, 2011

Tarihlerden de anlaşılır ki, epeydir uğramadım.
Yazmak isteyip kafamda biriktirdiğim milyonarca şey oldu lakin, zoraki masa başı çizimlerine maruz kalmadığımdan epeydir, nefes almak içinde blogdan ziyade sokağa, insanlara, iğne-ipliğe danıştığımdandır o birikenler harf olup buraya düşmedi.

 Bugün, kaşla göz arasında, bir bilgilendirme mailinde iki satır arası bir vefat haberi aldım. Sonra yine o tanıdık bildik hikayenin aslında beklenen ama her gelişinde de tüyleri ürperten sonunda yinelenen kalakalma hali. Ne yapsan boş hani, yanında olmak bir insanın, paylaşmak ne kadar mümkün diye sorgularken yakalandığın o caresizlik hissi...

 Baba'nın mekanı cennet olsun, kalanlar ve kafa yoranlara da huzur ve sabır gerek galiba.

02 Haziran, 2011

Birikim

Koleksiyonculuk saygı duyduğum bir uğraşıdır. İyi bir koleksiyoncu değilim asla ama, kişisel tarihimde başarılı bir arşivci olduğumu söyleyebilirim. Senelerdir itina ile biriktiririm. Yıllık almanaglar hazırlarım, defterler tutarım, biletleri, faturaları, peçete kağıdına yazılmış notarı sayfalara iliştiririm. Kendi defterlerimi kendim yaparım kimi kez, kimi zaman da çok severek aldığı mdefterleri kendimleştiririm.

Yıl yıl, dönem dönem bütün ders notlarımı dosyalar, ödevler için yaptığım internet araştırmalarını bile klasörler ve onları hem kullanır hem güncellerim.  Hiç yapmayacağımı bildiğim yemek tarifleri, hiç büyütmeyeceğime emin olduğum çiçek isimleri de biriktiririm mesela. Şehirleri biriktiririm, üstüste semtlerini saklarım.

Biriktirmekten çok korktuklarım da vardır benim; en çokta kırgınlık. Ben en çok kırgınlıkları biriktirmekten korkarım.

01 Haziran, 2011

Biraz bişeyler yazasım var buraya, hem de o kadar yok ki...

En şaşalı pasta bile lezzetsiz sanki, mis gibi güzelim ev kremasının altını yaktık da kremşanti ile pasta yapmaya çalışıyormuşuz gibi.

Neyse bari şey diyeyim ben, Toplumsal Cinsiyet Eğitimi için ilk hazırlık toplantısını yaptık dün, çok güzel geçti zannımca. Biraz değişil o taraflar; çok meşru, çok eski, çok görünmez, çok yeni, çok spekülatif, çok tek dilli, çok çok dilli, çok ilk, çok deneyim, çok kadın, çok erkek. Dengeler önemli.

23 Mayıs, 2011

Hayatın sırrını çözdüm sandığımda onbeşimin sonlarına geliyordum. Kocaman sandığım küçücük ruhuma ağır gelen bir kabüllenmeden günler sonra ağırbaşlılıkla, belkide hayatımın en gerçekçi kararlarından birini verip kalabalık ama tek kişilik bir hayat kurmak için uyanmıştım güne. Elimde olanları, yanımda kalanlara olan sevgimi ölçüp biçmiş, mübalağa etmeden, dipsiz kuyu triplerine girmeden bir bir önüme dimiştim cevaplarımı.

Şimdi yirmiüçümün sonlarına geliyorum, mevsim biraz daha erken ama bir kaç ay çok da ifadeli değil artık bunca hızlı akan zamanda. Henüz on yıl bile geçmemişken aradan Amerika'yı yeniden keşfediyorum.


Eskiden kocamanlığına inandığım, güç aldığım bir ruhum vardı. Şimdi ruhumun küçüklüğünü biliyorum.
Bu yüzden kendimi özel, öemli zannetmem.

Aşk Acısı, Dost Acısı

Bir kez, sırf Kabak'ı anlatmak, Gemile'den bahsetmek için yazacağım. Dün asmadan topladığım yaprakları nasıl sardığımızı, kabak sandal sefası için oyduğum kabakları, kocaman gece ateşini, uçsuz bucaksız parlak yıldızları anlatacağım mesela. Ama şimdi kafamda çınlayan, Mina Urgan'ın yıllar önce - orta okulun henüz ilk yıllarında iken- okuduğum ' Bir Dinazorun Anıları' kitabındaki bir cümle; "herkesin aşk acıları olur, benim dostluk acılarım oldu hep."

İkinci bir emre kadar ağzımı açıpta tek kelime anlatırsam namerdim. Her anlattığımda bu çok önemsiz bir şey vurgusuyla biten cümleleri duymayacağım böylece. Sonra bir bakmışın, ben yokmuşum.


Üç tarafı ormanlarla kaplı, yüksek bir yamaçtan denize bakan bu koyda herkes manzaraya karşı oturmayı yeğliyor. Dikkat ettimde ben geldiğimden beri hep manzarayı arkamda bırakıp bungalovlara, pencerelere, kapılara, balkonlara doğru oturuyorum. Herkes kendi için hayal kurarken denize dalıp giderken, ben insanlara bakıyorum.

Huzursuz Gece

Dün, yaptığı ayrılık konuşmasından sonra ne sözü bozmadan ne de nişanı atmadan "medeni", akıllı uslu açık fikirli insanlar gibi akılcı kararlarla koruyabileceğimizi düşünmüştük ilişkimizi.

Ben, kaybetmişlik, kaybedilmişlik, kırgınlık, öfke, can acısı ile harmanlanmış tepkilerimi dizginlemiş, kendimi dindirmeyi, ferahlatmayı başarmış, kararımı uygulamış ama görünür gerekçelerini yumuşatmış idim. Kimseye söylemedim, gece beni bekleyen ateş böceklerinin yanı sıra gözümde yaşlarımında olduğunu. Kötü çocuk olmamamak için değil, her şart ve koşulda sevebilmeyi öğrenmek için.

Bu sabah, gecenin keyf saatlerinden bu yana, dalgalanıp çoşmadan sessiz sakin yine aynı kavganın içindeyim. Hepimiz, ikimizi ve kendimi evirip eçirip, ayrı ayrı yada birlikte düşünüp durmaktan bir adım beri geldim. Kendimleyim.

Benliğimden taviz vermek mi, egomun bir kıyısından vazgeçmeyi öğrenmek mi? Bana bu kadar zor gelenler, bunca kolaysa, hele de neredeyse hayatta her öğretiyi beraber kurduğumuz insanlara, nasıl bir yanılgının içindeyim?

Sözde - konuşulmadan- herşeyin hallolduğu o çıkmazımızdan çıkabildik mi emin değilim. Ben çıkamadım, çıkmazın derinlğini de sana anlatamadım. Kendimce kabullendim, denedim, güvenmeye inanıp bir şans verdim. Suistimal edildim, yine bağıra çağıra defalarca söylediğim o yere konumlandırıldım. Senin yarattığın ve sana ait olan çıkmazda ben kaybolup kırıldım. Kırıklarımı darbelerini nerelerde aldığımı şaşırmış, durgunlaştıkça derinleşen bir acıyla kıvranırken ben, sen göklere çıktın ha çıktın. Mutluğun, mutluluğumdu ama ufacık bir kontrolden aciz kaldın ya, bana tüm çıkmazların kapılarını bir kez daha açtın.

Ben artık, o çıkmazların içinde hissetmiyorum kendimi.O çıkmazı sen hiç göremeyeceksin anladım. Git gellerinde duracağım yeri düşünyorum, ne kadar sana yakın olmayı başarabilirim bu halde. Peki ya tek taraflı adımlara daha ne kadar var takatim?

Üç kez ben yokum demek için düşündüm; ilki gelmeden önce idi, zamana bıraktım görelim dedim. İkincisi geldikten sonra gördüğüm manzaraya ilişkindi, ben gidiyorum dedim. Üçüncüsü dün gecenin daveti idi, bu güvendiğime kendimi inandırmak ve senin iyi niyetine, samimiyetine, güveni haketmişliğine inanmam için bir fırsat diye düşündüm, seni reddetmedim ve zamana bıraktım. Bu üç karardan iki zamanda yanılgıyı yaşadım. Yanılan ben miyim diye sorarsan, hiç sanmıyorum. Ben sadece taviz verendim, yanılgı senindi. Tasavvur ettiklerinle gerçekleştirdiklerin arasındaki eğrilikte dolandın ha dolandın.

Şimdi, kendimle ilgili bambaşka bir kavganın ardındayım. Ve acı olan ne biliyor musun? Tek bir sözüm bile yok sana söyleyecek, verecek tek bir tepkim yok.
Ben bu sessizliğe, buranın tesadüfü iletişimlerine kendimi bırakıp senin o tanıdık hallerinden, "biz"in ihmal edilmişliklerinin acemice gönlünü almaya çalışan "iyi niyet" eylemlerinden mümkün olduğunca uzak olmak istiyorum.

Ne acı değil mi bunları söyliyor olmam? Sanki imkansız gibi. Bizim o masal gibi akıp giden herşeyimizin kıyısında bunları hissetmem? Çok mu büyüttüm yoksa? Biz hiç birşeyi küçük yaşamadık ki ama... Kocaman sevdik, kocaman güldük, kocaman yedik içtik, kocaman yürüdük sokaklarda...

Nefes alırken canım acıyor; inanamıyorum buraya kurduğumuz hayaller, içinde bulunduğum coğrafya ve taşıdığım hislerin tezatlığına.
Başarabilirsem, susacağım sana, çünkü konuşursam ayıp olacak Yaratan'ın bunca cömertliği arasındaki bu coğrafyaya, yüreğiyle iş yapan bunca güzel insana.

KaBak Vs.'ye sevgilerle.

22 Mayıs, 2011

Ateş Böcekleri

Dün geceyi geçirdiğim bungalovun yer yatağının üstünü örten bir cibinliği var. Ama sadece bu kadar değil. Işığı kapatıp cibinliğin altına yattığımda gördüm ki cibinliğin üzerinde geceme eşlik etmek için bekleyen ateş böcekleri de vardı.

Önce biraz tedirgin oldum evet, sonra böyle bir fırsat bir daha ne zaman geçerki elime diye düşündüm.
Kapalı mekanda açık gökyüzü misali, yıldız gibi ama ateş böceği...

Sabah parlak bir erken güneşe uyanmayı, günü ilk anından yakalamayı planlarken puslu bir sabaha uyandım. Ateş böcekleri geldi o zaman aklıma, iki yaz önce bir üstadımın seveceğimi düşünerek paylaştığı, o çok sevdiğim şarkıyı hatırladım, sebepleri ile birlikte.

Ateş böceklerinin hikayesi, yersiz yurtsuz kanat çırpışları, eğilmeden güneşe kanat çırpışları ve bir mevsimlik özgür kalışlarıyla dillenir ama ya, kim hangi koşulda ne kadar özgür,.. düşünmeyi hatırladım o anda.

21 Mayıs, 2011

KaBak Çorbası

Kafam çok karışık.

Şu anda karışmış değil aslında, ama karmaşayı kaçınılmaz yapan kendimce vermem gerektiğini düşündüğüm karar.
Düşünceler, hisler, öngörüler, öncelikler, davranışlar, olaylar, tepkiler hepsi birbirine girmiş vaziyette, ve hepinin dışarı sızmasından korkuyorum. Çünkü, ortak bir iyiyi söylemiyor hiç birisi.

Biri dışarıda kalacak bu oyunda, ya tüm gerçekliğiyle görerek, gördüğünü bildirerek söyleyeceklerinin -aslında gerçekleri gösterdiği için- can acıtacağını bilerek. Ya da, kimsenin keyfini kaçırmayayım diye görmemezlikten gelerek ve görmemezlikten geldiğini kimseye hissettirmeyerek ama kendisine saygısını yitirerek.

Yani, oyundan çıkacak kişi her iki ihtimalde de aynı; bu oyunu tercih etmeyen, doğru bulmayan, beğenmeyen kişi.
Gitsin o zaman diyorsunuz değil mi? Gitsin o zaman gerçekten, bence de gitmeli.
Ama bu gidişi açıklaması gerek, söylemeyi sevmediği kelimelerle, olmayı hiç istemediği karşılaşmalar ve dengeler içinde.

İyi günde kötü günde diye bir söz verip biribirine, bir ömür boyu birlikteliği düşünmek böyle birşey demekki. Saygı esassa, özüme ve karşımdakine karşı dürüst olmalıyım. Duymak üzebilir, ama içimi acıtan her ne varsa - onun için nedensiz dahi olsa- paylaşmalıyım.

Komik, ya da trajikomik olan ne biliyor musunuz? Ben bunu daha önce iki kez yaptım. İki söz, iki nikah bozdum bu kafayla. Her iki sevilen de geldi geri, canı acımış, acılarını dindirmiş ve bolca yüklendiği mahçubiyetle. Ama olmadı eskisi gibi.
Şimdi, bu ilişkiyi diğerlerinden farklı kılacak olan bu istenmeyen karşılaşma değil, sonrası.

Benim canım acır, her gidende acıdı. Artık öğrendim ve tekrar olmayacak dediğim herşeyde olduğu gibi, bu defa da yaşam döngüselliğini hatırlatıyor bana.

Aslında bu bir, KaBak Vs. yapımıdır. Yapımda ve yayında emeği geçen herkese sevgiler.

08 Mayıs, 2011

Ben Demiştim,

... gitmez, tamamen yok olmaz diye. Reklamı bol oyalamacalar bulur kendine, güçlendim ve gittim der ama gitmez diye. Tıpkı iyi ruhların ne olursa olsun yok olmadığı gibi evrenden, kendi narsizmine tüm diğerlerini kurban edecek denli kötü ruhlu olanlarda ne olursa olsun değişmezler, gerçek bir iyiye dönüşmezler ve def olup gitmezler.
'Gittim' der, büyük bir cin ustalığıyla işlediği kötülüklerin uçuşup geride iyilik resimleri bırakmasını bekler, herkesin öfkesi sakinleşince olağanlığından emin bir halde hissettirirler kendilerini.
'Yok yok tamamen bitti o hikaye, efsane olmaya yazdı silindi' diyenlere üzelerek ben demiştim diyeceğim bir süre sonra. Şimdilerde bahar sandıkları havada nem topluyor aynı kötü ruhlar. Bir müddet sonra 'ben değiştim bakın artık fırtına yok kanatlarımda bereket yağmuru olmaya geldim' diyerek girecekler iklimlerimize ve bereket sandığınız yağmurlar asit salıp yeryüzüne yakacaklar her birinizi ve emeklerinizi. Yanlız, en çok canı acımışlar anlayacaklar asit kokusunu, yani artık canı acımayacaklar.
Bu yağmura aldanıp da, naifliğine güvenipte yağmurda ıslanmaya koşanlar kim ne derse desin ancak o yağmurda ıslandıktan sonra anlayacaklar ne menem bir illet olduğunu, değiştiğine inandıkları o ruhun.

Bunu söylemek istemezdim, ama ben demiştim.

04 Mayıs, 2011

'ucube'

Ey Devlet, beni de Ötekileştir!
Çünkü ötelenen, merkeze göre menzile daha yakındır.
Ey Devlet, beni de başkalaştır!
Çünkü başkalaşan, sana benzemeyi  bırakmıştır.
Ey Devlet, beni de Yabancılaştır!
Çünkü yabancılaşan, neden sevilmediğini anlayacak kadar düşünmeye başlamıştır.
Ey Devlet, beni de Farklılaştır!
Çünkü farklılaşan, rasyonel evrimin yolcusudur.
Ey Devlet, beni de Dışla!
Çünkü dışlanan, içeriden çıkmış ve yeni şeylerle karşılaşmanın heyecanına kapılmıştır.

Seri katil Carl Panzram der ki; "kendimi düzeltmek istemiyorum. Tek arzum beni düzeltmek isteyen insanları düzeltmek, onları düzeltmenin tek yolunun da onları öldürmek olduğuna inanıyorum. Benim düsturum şu; Hesini soy, hepsine tecavüz et ve hepsini öldür."

Bir cani ile bir devlet arasındaki benzerlik, herkesin benliğinde bir totaliter rejim hevesini baskı altında tutması. İnsanlar ve kurumlar kendilerini ifade için daima bir enstrümana ihtiyaç duyar; bir besteciye müzik aleti, bir doktora tıbbi malzeme, bir katile bedeni ve karşınızdakine zarar vereceği nesne, bir devlete ordu, derinleştirilmiş kadrolar, din ve faşizm lazımdır.

Bilim aslında atomu parçalamakla değil, parçalanmış atomu tekrar birleştirirmekle kendine yakışır olacaktır.

Yönetme arzusu, belki kabullenilemez ama güdüsel bahanelerle makulleştirilebilir; ancak yönetilme arzusu diye bir şey yoktur. Asimilasyona boyun eğip benzeyerek gücün kanatları altına giren ve can güvenliğini sağlayanların, prototipleştirmeye karşı çıkıp benzemeyi reddederek ortak kimlik şemsiyesi altından kopanlara düşmanlığı, sürüden ayrılanı kurdun kapması sözüyle korkutulmaya çalışılınması çok bildik bir politikadır. Bu politikaya uymayan devlet yeryüzünde henüz görülmemiştir.

Öte, öteki, başka, fark, yabancı ve dışarısı: Huzuru olağanda arayanlar için sürekli bir korku öğesi. Hollywood yıllarca bu öğelerle dolu korku filmleriyle terbiye etti kapitalist amerikan toplumunu. O filmlerle biz de yerimizden sıçradık Ortadoğu'da. Çok öteye gitmememizi söyledi ebeveynler biz çocukken; başkalarıyla, yabancılarla konuşmamamız öğütlendi; eve erken gelmemizin, dışarıda fazla durmamamızın kafamıza çakılması da cabası. Sanki biz çok temizdik ve diğerleri dehşetin tek sorumlusuydu. Ama diğerlerinin gözünde biz de diğerleri olmuyor muyduk? Nerden bakılırsa bir "öteki" hala hayattaydı.

Sınıflandırma, listemele, ayrıştırma ötekinin var olabilmesiyle mümkündü. Bütündeyse öteki kavramı anlamsızdır. Anlamlıyla anlamsızın adlandırılması ise işe yarayanla, uyum sağlayanla buna öfkelenenin elektrolizine bağlı.

Ey Devlet, beni de 'ucube' say!
Çünkü ucubeleştirilen, hep hareket halindedir.

Küçük İskender / sarı şey*

02 Mayıs, 2011

Pişmanım

Pişmanım,
Dün 1 mayıs kutlamalarına gitmeyip evde proje yaptığım için çok pişmanım.