28 Mayıs, 2009

Dün..

Son finalme girdim, en korktuğuma. En güzel geçeni de o oldu aynı zamanda :)

Taksime yürüdüm, 6 kutu dondurma aldım, Şanlıurfa Çatom çadırına gittim. Dilek abla, Neslihan abla, Muhammet vardı. Mavi zeminde beyaz çiçekli bir çember beğendim, kocaman. Bunu alıyorum dedim alamassın dediler, biz sana onu hediye ederiz:) Neslihan abla bana o çemberi hediye edince Dilek abla kıskandı, o da eflatunlu bir poşi hediye etti.:)

Eski mahalleye gittim, otoparkın köşesinde yatan köpekcik yoktu, umuyorumki güneşten kaçmıştır sadece. Yufkacı amcaya gittim, kucak dolusu sohbettik yine, biriken faturaları ve yufka aldım, beşiktaşa gittim, sadece boş boş vakit geçirmek, Melikeyi beklemek için. İçimdeki pıtırcıklı heycanla bi kafeye oturdum, bu kat kapalı aşşağı alsak sizi dediler, Mert' i gördüm:)




Alkım'ın önündn 3 kere geçtim, kendimi üç kere caydırabildim. 4.de dayanamadım, kitap almak için bahaneler buldum kendime, ödül dedim. Bir eğitim öğretim dönemini kazasız belasız ve başında koyduğun hedefleri sağlayarak bitirdin. Hem %25 indirim de varmış. İndirim bahanesiyle bir değil iki kitap aldım, iki tane Aslı Erdoğan. Ne çok özlemişim...


Güzel bi salata yedim melikeyle sohbet ederken...

Beşiktaştan KAbataş'a yürüdük Melikeyle, KAdıköy vapuruna bindim. Yeni vapurlar çok güzelmiş. Deniz muhteşemdi, kıpır kıpır, masmavi, bembeyaz.... Güneş muhteşemdi, Galata kulesinin ardında göz kırpa kırpa gitmeye hazırlanırken; sapsarı, turuncu mu turuncu, sıpsıcak, yakın mı yakın, uzak mı uzak...



Kadıköy' e yaklaştıkça Özge doldu içim, Kadıköye en son Özge'yle gitmiştim, vapura en son o gün binmiştim. Özge'yi çok özledim dedim, yanımdaki kadın dönüp bana baktı, gülmsedim.

Şimdi,


Özlem, Özlem ve Başak'ı dinlyorum açık radyoda.

Mor Düşün! diyorlar...

27 Mayıs, 2009

Ben geceleri,



Ben geceleri süt içerim, sıcak.

Nescafe, kakao ve tarçın eklerim içine, Kakao, Tarçın ve Kahve sabah geç olsun diye dua ettiğim gecelerde bana arkadaş olsun diye.

öğrenci olmak

Bizim evde öğrenci olmak, kolaydır.
Olabileceğiniz tüm diğer her şeyden daha kolay.

16 Mayıs, 2009

Çıldırmanın eşiğinde durur gibi hissettim az önce kendimi, yaklaşık beş saniye önceydi. İki damla düştü, ikisi birden aynı hızla, aynı anda ayrı iki gözden. Düşmeselerdi, çıldırabilirdim, düştüler iyiki, yaşadığımı anladım.

İçimdekileri olduğu gibi yazacak akdar cesaretim var mı şu an? Şimdi konuşamassam kendimle, biliyorum, ebediyete kadar susarım.

Ben anlatırken tepki vermeden dinleyen ama dinlediğinden emin, dinlediklerini duyabildiğimden emin olabildiğim için belki, içime aynı tutar gibi yanında konuştukça içimde sıkıştığım, sıkıştıkça göremediklerimi görüp gördükçe anlattığım insanlardan birinin yanında olmak istedim şuan. Her yer olabilir, bu evden başka... Ne uzaklar şimdi, ne kadar da azlar..

Neye ağlıyorum?

Aile içi çatışmalardan yorgun düşmelerime mi?

Güneşten çıkıp gelen güneşin artık benim günümü aydınlatmadığına, bendeki aydınlığının bindebirini yarattığı bi yüreğe hayranlığına mı?

Yıllarca içimde ki Seda'nın biriktirdiği gerçeğe çok yakın, ama gerçekleri başka olan hayallerin gerçekleşmeyip, durdukları yerde çürüdüklerine mi?

Kırıklarıma ağlıyorum galiba. Kırık hissediyorum kendimi, kırık yumurta kabukları gibi...
kırılmış, içi alınmış, ezilip çöpe atılmış kabuklar gibi...
Kullanılmış hissediyorum, kendimi kullandırtmış - çünkü hayallerin bana geleceğinden yana umudum varmış -

Artık, çocuğum olsun istemiyorum, kızda olsa erkekte olsa adını Umut koymayıda...
Ben artık, içimi yakan o ıslak güneşin bu kentte olduğunu hatırladıkça üşüyorum...
Hayal diyip belettiğim adımları atamayışlarıma sebeplerin en sevdiğim dediğim olduğunu anımsadıkça, küsüyorum sevmelerime, korkuyorum ailem gibi sevmekten birini...

Terkedebilsem bu şehri....
Olmadı İstanbul, tutturamadık biz senle oyunu...

01 Mayıs, 2009

son gece- ilk gün

Taşındık biz.

Dünden bir önceki gece son geceydi artık eski olan evde, ve sabahı da ilk sabahtı yeni evde.

Garip bi taşınmaydı, hangisine göre ama?

Bahçeye taşınmak çok heyecalı, çok zevkliydi. Bahçeye taşınmak için geride bıraktığımız biyer yoktu, birileri yoktu. Sadece eski eşyaları bahçeye götürüyorduk, hatta gerektikçe yavaş yavaş... Bir de daha önce hiç tanık olmadığım materyallerle karşılaşıyordum; el arabası, kazma, kürek, çapa, tırmık, hotrum, çim biçme makinası, ilaçlama pompası... Yeni canlılarla tanışıyordum; çiçek fidesi, solucan, meyve ağacı fidanları, asma çelikleri, kaplumbağalar, arılar, sinekler, örümcekler, çeşit çeşit kuşlar...

Sültem'e taşınma yıllardır beklenendi. Yeni olandı, heyecandı. Bana ait koca ve ilk oda demekti. 'Site' de oturmak demekti, kaloriferli ev, bisiklete binilebilinecek sokaklar, sokak arkadaşları, yeni ve daha güzel bir mahalle, yeni eşyalar hatta sonrasında hayatımı değiştiren okul... Ama sadece bu kadar ve tek yönlü değildi, tüm bunların bedeli, Babaanne'den ilk ayrılış demekti, her nekadar bir minibüle 15 dk mesafede olsada 24 saatlik Babaanne erişiliebilirliğini yitirmek demekti ve bu yüzden zordu, tahmin ettiğimden daha da zor olmuştu sonrası.

İstanbul'a geliş bi taşınma mı yoksa bir kaçışmıydı emin değilim hala. Bir anda bütün ailenin yaşantısını değiştirecek bir karar, herşeyden vaz geçiş, bilinmeyene gidiş demekti. Babaanne'nin 15 dk değil, 15 saat uzakta oluşu demekti, ve arkadaşların, yıllarını beraber geçirmeyi planladığın dostların, sahibi olduğumuzu sandığımız mahalle mekanlarının, sokak arkadaşlarının, bisiklet sefalarının, bahçenin, akrabaların, anıların ve aşkların onlarca km uzak kalışı demekti, bırakıp gitmek demekti. son gecesinde ve sonraki aylar boyunca gecelerce ağlamaktan uyuyamadığım bir gidişti. hem üzgüntü, hem kırgınlık, hem hüzün, hem nefret ve öfke, hem acı doluydu. Gerçekten, çok içimden bi yerden canım acıyordu bilmediğim ve görmediğim henüz ortada bile olmayan bi eve gitmek için eşya toplarken...

Beşiktaş'tan Çeliktepe'ye taşınma ferahlatıcıydı. Biraz heyecanlıydı da aslında, mutlu edici bi yanı vardı. Beşiktaş'ta ki tüm duvarları küfle kaplanan, ne kadar temizlzersen temizle asla temiz olduğunu hissedemediğin bir banyosu olan, iki kişinin sığamayacağı kadar küçük bir mutfağı olan evden ferah, aydın, düzgün ve temiz bir eve gidiyo olmak gerçekten çok güzeldi. Üstelik sokakları adam akıllı sokaktı, merdiven değildi. Çok yakın yerlerde o zamanlar çok yakın olduğum ve bir süre sonra çok yakın oalcağımı hiç bilmediğim arkadaşlar vardı, kıpırtılı bi heyecan vardı. eşyalarımı bir an önce gitmek içn büyük bir neşeyle topladığım bir taşınmaydı, ve ayrılırken eski ev ve mahalleden geride hiç bir şeyi ve hiç kimseyi bırakmadığım...

Bu sefer, kiradan kurtulup bizim eve gidiyo olmak güzeldi, gökdelenlerden kutulup en fazla 5 katlı apartmanların olduğu bir semte gidiyor olmakta. Kıta değiştirirken, hiç bişey hissetmesim aslında. sabah en son kolinin ağzını kapatıp, sırtıma okul cantamı elime muhtarlığa bırakacağım fazla kitap poşetlerini alıp öylece çıktım, okula gider gibi. okula gittim, ve okul dönüşü yeni eve geldim. Hepsi bu..

Dün gece de ilk kez uyudum bu evde.

Zamanla daha az his tutar oldum galiba.

27 Nisan, 2009

İstanbul'un midesi bulanıyor..


İstanbul'un kafası karışık. Karışıklık midesini bulandırmış kusuyor bu sabah. Sabahın kör saatlerinden beri, 5 ten beri kusuyor.
Sabah 7 kahvaltısında haberlerde dediler ki ' Bostancı Gösteri Merkezi 'nin önünde çıkan bi çatışma hala sürüyor.'
Sonra dediler ki saat 9 gibi ; ' Bostancı Gösteri Merkezi'nin yanındaki apartmanda çıkan çatışma halen devam ediyor, birinin durumu ağır altı polis yaralandı.'
Durumu ağır olan polis için, 23 nisanda dövülen çocuğun durumu da ağırdı, dedim içimden. Sonra dur! dedim içimde ki sese, O'nu döven polis başka bir insandı bu başka, Polis değil, insan dı dedim onu döven de bu gün metropolün orta yerinde terör kurşunu yiyende.
Dün geldi aklıma, çabalayıp durduğumuz kimi zaman çabamızda samimi olup kimi zaman da napıyoruz ya? diye sorduğumuz eğitimlerden benim için -şimdilik- sonuncusuna gitti aklım. Kendini de çocuk kabul eden ve ' çocuğu dövmesinden kendisi mi yoksa polis teşkilatı mı sorumlu olacak' diye soran arkadaşımı hatırladım. Beni durduran da bu oldu belki. Bak dedim bunu öğrenmişim dün.
Biraz önce bir kez daha dinledim haberleri, bu sefer Vali Güler Diyor ki; bu gün 60 dan fazla noktaya planlı olarak baskın yapıldı, hücre evlerine. 10 kişiden fazla göz altı var.
Anladık ki çat diye birden bire çıkmamaış çatışma.
Şimdi saat 10:30. Çatışma halen devam ediyor, binadaki diğer evlerdeki insanların can güvenliği tehlikede olabileceği için yeni yeni isanların uzaklaştırılması yoluna gidiliyor. Basın mensuplarından yaralananlar var. bombalar ötürü yangınlar çıkıyo yakın çevrede. Müdehale etmesi gereken itfaiye ekiplerinin can güvenliği durumu nedir onu bilmiyorum.
Vali Güler Bey amca, ergenekonla alakası yok diyor hücre evi baskınlarının. Bu arada bir son dakika haberi daha geliyor; kağıthanede bilmem kaç katlı bina çöktü.
Birde, yağmur yaıyor bugün.
İstanbulun kafası karışık anlaşılan. Bir de midesi bulanıyor ve kusuyor bu gün. Çok kusuyor...
Nane - limon kaynatsak?
İstanbul hasta olduğu günlerde beni daha da çok yoruyor....

19 Nisan, 2009



Bahar geldi. Kararını verdi artık, geldi bu sefer.


Çok şey oluyor bu aralar, şunu yazmalıyım diye uyuyup, uyanınca yazmadığım.


Güzel şeyler oluyor, güzel haberler alıyorum. Güzel insanlarla görüşüyorum, güzel işlere tanık oluyorum/ortak oluyorum.


Güzel rüyalar görüyorum kimi zaman...
İki damla güzellik düşse yüreğime, üçüncüsü yaş oluyor.
Sakin hüzünleri özleten bir hırçın yıpranış damlası düşen... Düşen kırılıp döküldüklerim...
Kırılır olmaya şaşırmıyor artık yüreğim. İçimde tüm kalmaya dair bir çaba bile yok artık...
Kaçıncı kırılış? saymadım gerçekten. Sayısıyla bellersem, affetmesi zor olur diye, unutup geçmesi zor olur diye saymadım hiç bu güne denk. Hep bu son dedim, daha fazlası olamaz diyerek, umarak yada. Ama içten içe bildim ki hep olacak daha sı da!
Her özleyişli güzel baharın ardında dedim ki, artık değiştik. Değiştik Artık! Biz artık büyüdük dedim, duvarlarımız can yakamyacak kadar yumuşadı. İçimde sessizce bilen o sese hiç kulak asmadım, hiç bir değişim bukadar kolay olamaz derken, hiç kolay olmadı ki dedim içimden. Hiç kolay olmadı ki...
Hiç kolay olmadı, değdiyse de değmediyse de... yıpranmaya mecalim, tüketilecek tükenmemişim kalmadı artık benim. Kalmadı diyorum ya, yine budanacak filizlerim olacak.
Ülser gibi , bahrla depreşiyor hayattaki yaralar. Her bahar bi şeyler esiyor üstüme üstüme. Canımı yakıyor, canımı acıtıyor.
Güzellikleri yazamadan daha, üçüncü damla düşüyor.
Ya susmak, ya ağırmak istiyorum. Arada konuşmayı başarsam, başarsam da susardım her halde. Yada bağırırdım.




19 Mart, 2009

Neden böyle?

Çok tuhaf bi gün olduğunu düşündüm bugünün.. Sonra birsürü şey daha düşündüm...

Bugün hayatıma değip geçenleri düşündüm. Sonra yıllar önce hayatıma değip hala izi geçmeyeni...

Şaştım zamana. Bu kadar değişkenlik olaiblir mi diye? Bi kaç ay öncesinde hayalini bile kuramayacağım şeylerin hiç bişeye dokunmadan günün içinden gelip geçişlerini...

Tuhaf bi his içimde, biraz acımsı... Can acısı demiyorum artık, can acısı başka bişeymiş onu da öğrendim...

Ağlamak istiyorum şimdi, iyiye, güzele, geçmişe, geçip gidenlere, kalanlara ve bugüne... Ağlamak rahatlatır biliyorum, çözülür boğazımdaki düğümler...

İyide bu niye bu his?
birazcık housing dersi, sonra istinye-beşiktaş-üsküdar-kabataş Galiple küçük bir oyun cevahir sahnesinde,sınıf arkadaşlarımla. Sonra Cem metroda, necibe... Melih'in fotoları...

Zaman nasıl değiştiriyor herşeyi, hiç söylemeden farkettirmeden...
Saydımda, 6 yıl geçmiş ardan. başka bir noktadan ele alırsak 9 da olabilir. 6 senenin kaçında vardı? şimdi?

Cevapları çok zor sorular var içimde. Öyle ince görünmez iplerle örülmüş bir kurgu varki şu kelimelerde, ben çözemiyorum. Buyrun bu sizin hesabınız diye önüme konan hesabı ödeyemiyorum.

01 Mart, 2009

Biliyorum Aslında...

Ben bu sancıların ne sancıları olduğunu biliyorum aslında. Bilmediğim, nasıl dillendireceğim.

Birden çok oyuncunun herbiri kendi içinden birden fazla değişkene bağlı sebeplerle çıktığı sahnede oyunun alt metin okumalarını yapmak güç gerçekten, en azından duygudan düşünceye geçişte benim kadar ezilip büzülen, kırılıp saçılan ve genellikle yorularak yoğrulan, basiti zorlaştırarak öğrenebilen biri için zor.

Şimdi saymaya başlasam, desem ki bağırıyorum çünkü; 'lere önce öfekn çıkagelir sebep diye sonra öfkeye sebep tavırlar.

Biraz dıştan esen rüzgarlara hırçınlığım, beklenti içerisindeymişim meğer farkında olmadan, gerçeğe durup bakmadan başka bir gerçekliğe inandırmışım kendimi de öyle olmadığını kapı örtüşlerinde gördükçe...

Yok, olmadı. Ne kadar doğruysa bir üst paragrafta yazdıklarım, bir o kadar da yalan.
Herşey benden sebep değil, benden sebep olmadığı kadar da başkaları var işin içinde. Kendi rollerimi, oyunlarıma başkalarını eklemeye giriştikçe...

Zor ve belirsiz ve aslında hiç bir zorlaycı niteliği olmayan kararlar almanın da sancısı bu biraz.
Öss'de tercih yapmaktan zor belki, birileri memnuniyetsiz olurda suçlamaya adam ararsa yarın öbür gün benden başka kimse olmayacak ortada. Birazda bilmediğim, tadmadığım bi sahada ilk kez adım atma niyetlerimin ne getireceğini bilmediimden, hani biraz etraf ne der diyen ebeveyn hastalığı gibi bizimkiler ne der derdinden.

Bilmiyorum, olur mu olmaz mı.
Olmazsa da olmaz, sadece bu.
Olursa eğer, işte o zaman göreceğiz ne olurmuş...

28 Şubat, 2009

Ensemdeki Sesler

Ensemdeki sesleri duyuyorum, "seda kayboldu yine ortalardan" diyenleri, benden yapılacak işleri bekleyenlerin kızmamaya çalışarak söylediklerini...

Ensemde bi dışardan söylenen, birde kendimden gelen sesleri duyuyorum. Bazılarınhiç duymuyorum ama, sanki tonlarca toprak var o seslerin üstünde.

Yapmamaktan yorgun olduğum herşeyi yapmamaya devam ettikçe nereye kadar böyle?

kaçıp gitsem bi, acilen gitsem bi...

babaanne, babaanne kuytuma gitsem bi, ilk kuytuma, evden kaçıp kaçıp arka odalarına saklandığım babanne evi.

Ben, Ben çok özlüyorum bişeyleri, çoku hemde. Hepsi eskiden, hepsi geçmiş olmuş gitmişlerden...
Gelecekten de özlerdim ben eskiden hayallerimi de özlerdim. Şimdi hep eskiyi özlüyorum ama, eskitiyorum diye öfkelenip eserek. Yaşlanıyorum ben, büyümek değil bu.

Büyümek değil....

Üstelik benim dert edip "aman kimse kırılmasın" diye tekrar tekrar sarıp sarmaladıklarımın umrunda da değil, değilmişim, öyle dediler.
Aynı evde niye yaşar 3 insan, düşünmekteyim...

03 Şubat, 2009

bina-ev

" bir bina ne zaman ev olur?" diye sordu adam,

" kolonları çıkıp çatıyı örünce mi? kapının sürgüsünü sürüp perdeyi çekince mi?"

" bina bilmez ki ev olmayı...."


yeditepe istanbul....

26 Ocak, 2009



20 ile 21 arası sanki biraz hızlıydı, 19-20 arası olduğu gibi.


en güzel doğum günüm 16. olandı. o yılı asla unutamam.. hayatımda uzun zamandır başlamış değişimlerin görünür hale geldiği, hayatıda net kararlar lıp uygular olduğum yıldı. çook uzuun bie doğum günü haftası, kar sayesinde bitmek bilmeyen bir şubat tatili, kışını sevdiğim kentte kar, soğuk, dostluk,arkadaşlık ve aşk dolu bir ayla başlamıştım yeni yaşıma. Ve babaannemle tabi...



Bu kente geldiğimden beri, ilk defa arkadaşlarım vardı bir yılbaşında yanımda.


Bu kente yerleştiğimizden beri, ilk defa yanlız giriyorum yeni yaşıma, ilk defa bu kentte. Hep babaanemle uyurdum ben bu gecelerde. Yarın geceler de de merveyle genelde...


Hala garip geliyor bana, bir gecede bi yaş daha ekliyorlar yanına. Nasıl iş?

Hem 20 den sonrası çok fazla bence:)


Son bir yılım nasıl geçti sorus var elbette sırada:)
2006'dan bu yana projeme ondan başlamalıyım belki, hem bunu yarın yapmak ne güzel olur değil mi?
Kaç kişi oldum son bi yılda? kimler oldum?
Bazen zor soruyorum kendime, notlarım bu yüzden düşük sanırım..
Yarın sabah:)
Babam kahvaltı hazırlayacak bana büyük bir keyifle, annem pasta yapacak:) Ben ders kaydı yapacağım, sonra dışar çıkacağım. Surat asacaklar, yine gidiyorsun diye:) Bir yıldır hiç yapmadığıma emin olduğum bi şey yapacağım yarın akşam, sinemaya gideceğim, irmik helvamla ve şekerparemle:) günü bitirp eve geleceğim. Ablam sabah arayamayacak koşturmadan, akşam arayıp beni evde bulamayacak, Mesaj atacak en sonunda:) merve hiç aramaya niyet etmeyecek bile, mesaj atacak direk, sonra ben dayanamayıp onu arayacağım... Nihal arayacak, her seneki kadar yüksek sesli olmasa da şakalaşacağız yine, dün sen beni aradın bugün ben sni diyeceğiz... Babaannem arayacak, allah analı babalı uzun ve hayırlı ömürler versin diyecek.
Güzel mesajlar, sanal çizgili çicekler gelmeye başladı bile, hepsini biriktireceğim...
Çok sağolun diyeceğim, herkese, teker teker. İyiki varsınız sizde...

24 Ocak, 2009




çok ağrılı bi gün geçirdim bugün... Tüm gün seni düşündüm, taa en başından beri...

birsürü güzel planım vardı bugün, sevdiklerimi, özlediklerimi görecektim özlediğim yerlerde, özlediğim günlerde.

bütün planlarımı iptal ettim bugün, çok ağrılı bir gündü


tüm gün seni düşündüm...

konuştum durdum kendimle, sana der gibi, sen duymadan

gizlice prova eder gibi ama kendi kendime kafa tutarcasına yüreklice...

eğrisi doğrusu ne varsa döktüm bugün...

içimden geçen sana dair kelimeleri düşündüm...

yine farkında olmadann yaptın belki, farknda olmadan canımı yakarak sevdirdin kendini,keşke öfkelenebilsem oysa canım acıdığında...


iyi tatiller yoldaş dedinya, orda durdum yolda. baktığın yöne baktım, gördüğüm yere baktım, anladım...

iyi yolculuklar sana...

23 Ocak, 2009

söz verme!

tutamayacaksan eğer, söz verme dedim kendime.

sustu.

suçluydu.

söz verme!

tutamayacaksan eğer, söz verme dedim kendime.


sustu.


suçluydu.

10 Ocak, 2009

Mabet

Bir mabet arıyorum kendime. Ruhuma, bedenime...

Ahşap çerçeveli camekanları yeşil boyalı, kırmızı sandalyeli bir atölyesi olan bir mabet arıyorum, kapısı orta bahçeye açılsın.

Bir tarafı duvar olsun bahçenin, yüksek mi yüksek olsun, kalın mı kalın.

İçerdekini dışardakinden, dışardakini de içerdekinden esirgesin. Ne ses geçirsin ne ışık...

Biliyorum, ben olmamış gibi davranınca değişmeyecek hiç bir gerçek... Ben erteliyorum diye duracak değil zaman.

Ben gülüyorum diye susmuyor değil yüreğim, konuşamıyor. Ben, ben olamayınca böyle amansız, böyle fütursuz, böyle saçmasapan gülüyorum.

Yaşamda kendim hissetmeyince bana bişey olmadı diye geziniyorum ben böyle.

Acının kenarından kıyısından dolaşıp geçtim gitti bile diyince biliyorum, acının tam içinden geçmedikçe geçmeyecek benden... geçsem de geçmeyecek...

Çok sevdiğim, çok seveceğimi bildiğim bir dizinin başlamadan bitişi değil bu.
İlk gündenberi birikenleri tek tek anımsayıp, fotoğraflara baka baka, kulakları çınlata çınlata bugünlere gelince bitivermeyecek.

Biliyorum, devam edecek. Ama O'nsuz...
Oyun arkadaşlarımıza küstük diye, o gitti diye bitmiyor ki oyun.. Kabullenemediğimiz acılar yüzünden karşılaşmaya korktuklarımızı yok sayamayız ki... Yaşanmışlıklarımızı da...

Çok özledim... Eski'yi...
Sobalı odalarda oynadığımız oyunları özledim kalabalık akşamlarda, halamın gelip bize kızmasını...
Babamın kullandığı beyaz tofaş marka arabalarla eve dönmeyi özledim gece gezmelerinden, yolda uyuyup kapının önünde araba durunca uyanmayı, uyku sersemiyle buz tutmuş gecede üşüyüp titremeyi...
Kocaman bi yer sofrası kurulsun istiyorum, günlerden pazar olsun biz babamla balık almaya gidelim balık pazarına.
Babam halka halka doğranmış palamutlardan yapsın, kocaman olsun soframız... sofranın yanı başında sobamız yansın...
Salata yapayım istiyorum uzun yaz ikindilerinde çat kapı gelen misafirlere yanan mangal sofralarına..
Sabah olsun bamya toplayayım, öğlen fasülye ayıklayıp ikindin patlıcan kızartayım, güneş batarken gülleri sulayayım istiyorm...
ilk baharda çilekler kızarsın diye yanlarında beklerken yanaklarım kızarsın güneşten...
okey oyanayalım çay içerken,halam bozuk gelen ellere kızsın... Örgü öreyim okeye sıra beklerken,halamdan öğrendiğim modelleri unutmadan diye...
Gece olsun, herkes uyusun diye bekleyeyim, kitap okuyayım geceleri hanımellerine...

Çok özledim ben... Tüm özlediklerimin bana ait olabilmesini çok istedim derinden...


Ağlamak iyi gelicek desemde ağlayamıyordum iki aydır.
Bunları yazarken ağladım ilk defa, hala düğümler var boğazımda ama...

30 Aralık, 2008

DamlaSuKuşum

DamlaSuKuşum,

Özlem sözcüklerini yineler olmaktan utanıyorum, utanıyorum hiç bişey yapmayışımızdan:(


Çok özledim desem şimdi, özledin de ne yaptın sorusu gelmeyecek mi ardından?

Ne yaptık görüşmeyeli ? çookk uzun zamanlardan beri değil mi?

Garip ama değil mi? Yolda bile karşılaşmadık:(

aklımdan neler geçiyo bi bilsen şimdi, içimden neler geçiyo.
oturup anlatasım var, pek te fazla konuşmadan, dinler misin beni?
bakıp gözlerine dinleyesim var, anlatır mısın hikayeni?

kar başlasa hafiften, kar taneciklerinin üzerinden şarkılar söyleyerek gelsen ne güzel olur dimi?
ne güzel olur, gelsende ısıtsan üşüyen yüreğimi...

aldım, sakladım o küçük siyah kalbi...

24 Aralık, 2008

into the wild



Bi film izledim dün, into the wild...

Daha önce bi kez daha izlemeye çalışıp, açamayıp izleyememiştik.

İyiki dedim, orada o gece izlememişiz.

İyiki...

Çok içinden, sürecin tam orta yerinde olan ve benim yaşadıklarımın da en direkt şahidi olana bile söylemekten korkacağım kadar bütünledi tüm gerçeklikleri.

Dağ, taş ,dere,tepe de yürürken hissedilenle asfalt zemin üzerindeki hislerin öfkeli ve şaşkın çatışması...

İçindeki kabukların altından çıkanlara bakıp ne zaman ve nasıl içine yerleşip kaldıklarını düşünmeyi, fiziksel eylemlerle zamanı kandırırken düşünsel gerçekliklerin değişimi...

Tanıdık bi döngü içinde, çok yabancı...

Gerçeklik; Gördüğüm ve Hissttiğim.!

14 Aralık, 2008

Griyiz



Beyaz taraf iyi;


Doymuş karınlar geliyor demek.




Siyah taraf kötü;


Boş karınlar gidiyor demek.









Ama biz farklıyız; Önden de arkada da griyiz.


Yani hep açız.

11 Aralık, 2008

- yorum.

Şimdiki zamanın birinci tekil şahsına çekimlenmiş fiillerle meşgulüm, hiç bir eylemde bulunmadan. Düşünmekten kaçmak, hayattan kaçmak bir eylemse onu bilemem tabi, onu dahil etmeden konuşuyorum şu an.

Mümkün olduğunca kaçak durup, hayatın tamda içinde gösteriyorum kendimi. ' Metanetli insan' oluyorum, metanetinden dolayı övülenler kervanına katılıyorum. Hiç bir şey olmamış gibi davranıyorum, olan biteni hametmiş yemiş yutmuş olmanın ağır başlılığı diye bir etiket yapışıyor üstüme.

Beni, dairenin içine merkeze benimle yakın yerlerde, yada benden daha yakın yerlerde dahil olanları içeren plan programlara yok diyorum yapmam gereken işler var, odaklanamayıp ta bitiremediğim için biriken.. Halbuki hala aynı odaksızlığa hakimim...

İşler biriktiriyorum, yapmam gerkenler ve yapmak istediklerim.
yapmak istediklerimi yapmak için, yapmam gerekenlerin bitmesini bekliyorum, yapmam gerekenleri yapmadan.

yazmak istiyorum olan biteni, yaşananları. Kelimelerden kaçıyorum oysa, sanki ben yazmassam hiç yaşamamışım gibi davranabilirim gibi. Sanki biter gibi diye bu zaman...

Ölümü düşünüyorum, ölümle ilk yüzleşmemi. Ve daha sonrakileri.
Etkilerin farklılığına sebepler aramıyorum da nedenlerini bulmaya çalışıyorum.
İLk yüzleşmemin bendeki etkisinin hiç idrak edilmememiş olduğunu, daha çocuktun sen dört yaşında'yla başlayan ve anlattıklarımın hayal ürünü olduğunu sanan cümleler sonrasında öğreniyorum . Ve zamanın bazı şeyleri bazı insanlara nasıl da unutturabildiğine şaşıyorum.

Hayretle yakın çeremdeki insanları izliyorum, kendimi bildim bileli hayatımda olan akrabalarımı. Beraber büyüdüğüm insanların varlığına hem hayretle kızıp, hemde şükrediyorum, bazı çirkinlikleri bu akdar içinden görmeme olanak tanıdıkları için..

İnsan ilişkilerini düşünüyorum, düşünür gibi yapamadan. Şaşıyorum. Korkuyorum, doğru olan varsa bile bulamamanın zorluğundan...

Şimdiki zamanın birnci tekil şahsına çekimlenen fiiller arasından da KAÇIYORUM...

23 Kasım, 2008

Ne çok Telefon Çalıyor...

İklimler değişiverdi birden bu hafta içinde.

Herkes sessiz, ama çok gürültü var.

Telefonlar çalıyor süreki, ne? ne olmuş? şimdi nasılmış? falan filancaya haber verdiniz mi? Napacakarmış peki? devam edip gidiyor gürültüler...

Çok gürültü var, çok kirlilik, esk defterlere bulaşık mürekkepler bile akla geliyor zaman zaman... Zaman ki zaten bu aralar ya kısacık ya çok olan... Bulamadık ortasını, zaman herkes için aynı mı akıyor?

Herkes suskun, kimse konuşmuyor, arada sırada konuşanlarda gürültüden duyulmuyor...

Gürültüye olmasa, herkesin suskunluğu ayyuka çıkacak, konuşur olmaktan bile tehlikeli belki...
Belki böyle zamanlarda gürültü yaratıp, gürültüyü dinlemeli...

14 Kasım, 2008

deLiKarı

Hakikaten deliyim ben, hatta zaman zaman delinin zoruyum!

Çalış geç git işte, adın çalıştı olsun.

Sanki saatlerdir çalışıyormuşsun hissiyatıyla saate bakıp sadece bi saatin geçtiğini farkediyosun, e tabi çalışırken bi yandan da yaptığın 'şey'i sorgulamakla beynini kemirirsen vakit sana çok gelir.

" benim istediğim bu değil di galiba"larla uğraşamktan, "oldu yada oluyo bi şekilde ama etik olmuyo, içime sinmiyo"lardan, kendi kendime eziyet ediyorum galiba. Belkide şunu sormalıyım;

"İstediğin ne olsa içinde istemediğin hiçbir şey olmayacak? "

sanırım net bir yanıtı yok bunun, çünkü konuları tek tek ellerimle seçmiş olsam bile her yerde gidişatı bana uymayan bişeyler olacak, çünkü doğam bu; bişiler uyduysa onla kavgam bitiyor, başka biyerinden tutup çekiştiriyorum bu sefer.

Delikarı, istediğinin içinde istemediğin "şey"lere takılıyo olmak gibi bi lüksün var, "istemediğinin içinde istemediklerinle ve nefret ettiğin şeylerle" uğraşıyo olsan ne yapacaktın?

ki bi gecelik kararsızlığa bakardı...

biraz çok acıyacak canım, kafamı hep karışık, kendimi hep verimsiz bulacağım okadar.

Tüm bu çelişki ikisinden birinin değersiz olmadığından, istemediğim"şey"lerle bile değer tartışması yaptığımdan,

bu iyi bişey sanırım, hiç bir şey hissetmediğin şeylerle ömür tüketiyo olmaktan iyi en azından.

12 Kasım, 2008

Baskı

Galiba, birileri bişeylere dair baskı kuruyor üzerimde, boğuluyorum. O birilerinin içinde ben varım birde. Bi benim, bi birileri, bi başkası.
Yoruyorum kendimi, yoruluyorum sonra...
Küsmek, susmak oturmak istiyorum da kime?
Bi durasım, bi koşasım var.
Tam, tamam diyorum, bırakıp giiyorum artık.
Önce DuR! diyor birileri, dur bi konuşalım...
Sonra kal, beraber bi duralım...
Sonra?
Yoruluyorum,
Yorgunluğum, yokluğunuzdan aslında.

05 Kasım, 2008

Okul içi havadurumu=)

Gülüyorum ya, ağlamalık aslında hali vaziyet.

Miss gibi bir ün bugün, güneşe gülümseyerek uyandım üstelik. Dün gecenin tortularının üstüne son konuşulan pek mi iyi geldi ne:)

Uykudan köpek gibi sürünür vaziyete gelmeden yattım, orda burda uyumaya değil kendi yatağıma, kendi yorganıma sarılıp yattım, nasıl özlemişim....

Sabahda güneşe uyandım, yataktan kalkmadan pencereyi açtım,üşüdüm ama kapatmadım, kapatmaya kıyamadım...

Mevsim sonbahar, ama günlük güneşlik hava. Halbuki bizim 126 nolu sınıfta havadurumu tamda sonbahara yakışır; yerlerde iki üç santim su birikintisi, tavandan şapır şapır yağmur yağıyor!! sınavda oturmak için önce kendine kuru bir masa bulman gerekiyor, ilk 10 puan masa bulmacadan:)
sınavda ayakkabılarım ıslandı, bilsem bot giyerdim. Bundan sonra okula dört mevsimlik tedbirle gelicem; güneş gözlüğü, sandalet yağmurluk, bot, kaban, ince ceket, tşört, hırka, kazak, askılı:Pp

Kıtır ekmekli kaşarlı domates çorbamı içiyorum şimdi.

Anneme akşamüstü gezmeye gidelim dedim, dersin yok mu dedi, boşver dedim, gezelim...

Eminönü'ne gidip küçük kırmızı deniz yıldızları mı alsam ne? Samsundan gelen deniz kabuklarıyla beraber takılırlar bi süre:)