15 Eylül, 2009
can sıkıcı
Hızla unutmaya çalışıyor beynim, biz ne yapıyoruz birbirimize? diye düşünmekten kaçıp...
Nasıl biyerde yaşıyoruz? Yaşadığımız yere yaptıklarımı geçtim, birbirimize ne yapıyoruz böyle?
14 Eylül, 2009
Katlanma bu dünyaya...
Yitiriliyor serüven duygusu ki o zaman
Şeytanımı koluma takıp gitmeliyim
Yeni bir cehennem kurmalıyım kendime
Hep kendini yineliyorken sesler kokular
Gittikçe birbirine benziyorken dünle bugün
Ölümsüz olmak kadar ürkünç birşey
Bu dünyaya alışmak duygusu
Sonsuza kadar sonsuzluğa asılı kalmak
Tanrılara ödül insanoğluna cezaysa
Kalbim bağışlanmayacak birşey yap
Katlanma kendine ve bu dünyaya
Ahmet Telli
Bugün...
sabah yağmuru... üsküdar-çengelköy, Türker, kahvaltı, sohbet, keyif, büyük bardakta çay, unutulamayanlar, iş-güç, hayat-mebat, türk kahvesi, fal-gerçek, güzel haberler, daha çok sohbet, 'yol'-'yürüme', serin hava, sıcak hava, minübüste engelli adama yer veren gence parlayan takıntılı kadın, söyleyecek sözü çok insanlar,cık cıklar, aferinler, yoran kent, kitap okumak istemek sakince, evde kalamamak.
11 Eylül, 2009
Sel...

09 Eylül, 2009
Rahat..!
Doya doya anlattık birbirimize, oktan boktan mevzuları konuştuk güldük...
Rahatladım... Yağan yağmuru sevdim gece serinlğinde, pabuçlarım ıslandı...
Sabah erken uyandım, dudağımla minik bi kabarcıkla:)
Niye çıktı o uçuk anlamadım, anlamamaktan yanayım...
Misket köfte yaptım öğlen...
Odamı toplamya başladım. Ara verdim sonra, domates çorbası yaptım ve biber dolması.
Seslerin yükseldiği oldu, pirelerin deve olduğu oldu. Aldırış etmedim, sakindim nefes aldım verdim yanlızca, devam ettim...
Balkonda çay içeceğim şimdi, cevizli tarçınlı revani yiyeceğim yanında...
Gece yağmur yağarsa sesini dinleyeceğim, kokusunu koklayacağım..Uyuyakalacağım bornozumla, dinlenmiş uyanacağım...
Yolum aydınlıkmış gibi ferah içim, zoru sevdiğimi hatırladım;)
Unutmadan, pazar kahvaltısına misafirim var, heyecanlıyım...
07 Eylül, 2009
Düş'ünce..!
Kim dost kim düşman, ne kadar anlaşılabilir ki? En azından unutmamak lazım alınan dersleri, ama bir hal bulunmalı nasıl davranılmalı?
Şimdi içimde çarpışan tüm hisler...
Böyle değildi oysa... 10 günün hesabını tüm yaşantıya yazmamalı belki... O kadar yoğun olsa da, tüm hayat gibi.
Güzel günlerde gelecek, güzel hislerde yağacak göz kapaklarımdan... Sadece biraz canım yanacak. Ya niyetlerim anlaşılır olacak, ya ben alışacağım niyetsizliğe.
Atılan bir kaç yanlış adımda kaybolan değerleri bulup çıkarıp yaşanır hale getirmekse niyet, aldırış etmeyeceğim laf arasında tüketme çabalarına... kiminle nasıl konuşulur öğreneceğim, zor olsa da.
Ya da susacağım belki, konuşur gibi yaparak. Bu vazgeçmek demek mi? Belkide sadece kendi dünyasına bırakıp dönmek...
Gidecek yerim, sığınacak düşüm kalmadı.. Düş'ten düşünce'ye koşan yok...
Biraz duracağım, sakin olmaya çalışacağım...
Derya deniz dosta gideceğim, deryasına kıyı olmaya...
Kıyıda deniz yıldızı olmaya...
His..!
Kırgın, kırılmış, kendi kanadını kendi kırmış... Kırmaktan da kırılmaktan da yorulmuş...
Tövbeler edip döndüğü yollara yeniden girmekten mutsuz, kendinden ümidini yitirmiş...
Aynı girdaplara sürüklenmekten pişman...
Değerlerine yeniden bakmak ister ama delicesine korkar halde...
yorgunluk, kırılmışlık, ümitsizlik, pişmanlık, korku.
birde yıllardır varmışta yeni karşılaşmışsın gibi bir dostunla, paylaşmaya nereden başlasan bilemediğin bir derya denize kıyı olmanın belirsizliği...
26 Ağustos, 2009
Demişim ki,
" Artık üzülmüyorum sonbaharlarda gidişine, biliyorum çünkü İstanbul'da da mutlusun", 2005' te...
Demişim ki, " Ben aslında hala yanlızım İstanul'da, hala içim acıyor", 2007' de.
Şimdi sene 2009. Sonbahara var daha. Yaz ve kış keskin değil eskisi kadar. Gidip gelmeler sana-bana kolay, umursamaz hatta kimi zaman. Artık başka zorlar var ayrılıklarda.
Bir de, ben aslında hala yanlızım İstanbul'da.
25 Ağustos, 2009
Benim hala umudum var... İsyan etsemde istediğim kadar...
Benim hala umudum var, seviyorlar bazen, soruyorlar;haran hayran seyret ister katıl ister vazgeç.
Boyun büküp önünde ağlasam sessizce, şu garip gönlüm affolur mu?
Bu fırtına durulur mu? Benden adam olur mu?
Elveda sana, yeter tamam. Bitsin artı bu dram.
Ham meyvayım hala...
Bıraksam kendimi, şöyle oh ne rahat, bu da geçer gülüm yaşamana bak.
Alınacak dersler var, sorulacak sorular, bizden bu kadar...!
Benim hala umudum var!
Biraz nemlenip iki damla yaş düşmesine içima acıdı görünce, sebebini bilmesemde.
Yanına oturup, 30 cm mesafede dokunmadan, yüzüne bile bakmadan durdum öylece.
Tanımıyorum iklimlerini, bilmiyorum kuytularını.
Özür dilerim, bu kadar çaresiz kalarak saygı duyabildiğim için hüznüne.
21 Ağustos, 2009
Bir an!
Yüzüstü çat! diye düşesim...
Bazı heyecanlar düşmek için gibi... Küçükken gördüğüm kabuslarda ancak tepeden boşluğa düşünce rahatlayaibldiğim gibi...
İfadesizlik yoruyor beni...
Düşünmeki hissetmek kendini yormak, sonra söyleyememek..
Söyleyemediğimde, düşesim geliyor çat! diye. Yüzüstü kapaklanayım istiyorum o an, ellim yüzüm kana bulansın, canım acısın.
Düşmüş gibi yapıyorum sonra, sanki canım acıyormuş gibi hissedip hiç bişey yapamayasım geliveriyor...
Ne yapsam bilemiyorum...
Çat! diye düşesim..
11 Ağustos, 2009
Sıradaki şarkı...
Bir yaz gecesi otururken bahçede ateş böceklerini seyre daldım.
Dolunay gökte, yakamoz vurmuş dibe ateş böceklerini seyre daldım.
Hanımeli kokusu karışmış yasemine ateş böceklerini seyre daldım.
Kendime benzettim yanışlarını
Yönsüz yolsuz kanat çırpışlarını
Eğilmeden güneşe özgür kalışlarını
Bir mevsimlik hayat buluşlarını
Teşekkürler Süper Kahraman;)
10 Ağustos, 2009
herkes sorar..?
Kimileri filizlenen meraklarını gidermek için.
Kimileri özler sorar, aramak için.
Kimileri sezer! sorar, doğrulamak için.
Kimileri arar, sormak için.
08 Ağustos, 2009
Sevmiyorum..!
Gitmek istiyorum... Duramıyorum... Karışıklığımda kaybolmaktan yoruluyorumda yine kendimi bulamıyorum...
Fırsatların eşitsiz dağılımından nefret ediyorum...
Gitmek....
Melek..!!!
Değişik zamanlardai yerlerde, rüzgarlı damlarda, soğuk bomboş odalarda, kimsenin yürümediği koridorlarda... Bir çatı katı penceresinde, geçip giden yıldızlara seslenirken... Taşların arasında, ismini, yazgısını, gökyüzünün yollarını reddetmiş, sıradan, çıplak, çaresiz beklerken...
Olanla olmayanın, görünürle görünmezin sınırlarında uçuşuyor, bir belirip bir kayboluyordu.!
Hiç birimiz uzun uzun bakamasdık ona. Bu kadarı bile yetmişti bize. Çırpınan bir kanat sesi, küçücük bir şarkı, kendiliğinden çiçeklenen bir anı, birkaç damla yağmur.
Düş kurmuş olamazdık, çünkü çoktan tüketmiştik düşlerimizi. Bir araya gelebilseydik - ki hiç gelemedik- onun darmadağın imgelerini toplayaiblir, şu senden bu benden diyerek ete kemiğe büründürebilrdik. Yarıda kesilen öyküsünü kendimizinkinden birer cümleyle tamamlayabilir, onu kurtarabilirdik. Belki de yapamazdık. Yitirdiğimiz, sonsuza dek yitirdiğimizdi o, çoktan yitirdiğimiz, yitireceğimiz herşeydi.
Gökler katından, yüreğe çok yakın bir yerden, temelli çıkıp gelmiş, bu dünyanın gecesini bir ucundan ötekine alelacele katetmişti. Çok geçikmişcesine...
Karanlıklar boyunca dolanmıştı insanların dünyasını, yaşanyanları mı ölüleri mi işittiğinin bile farkına varmadan. Aramızda yaşamaya gelmiş, bizde gecelemiş, bizde tükenmişti. Pek çok sırrı görmüş, sırrı, suçu, mucizeyi, cinayeti, pek çok yol ayrımını insan oluşumuzun. Herşeyi görmüş, herşeyde kendini görmüştü. Giderek daha az anlam veriyordu, seslerden, anlamlardan oluşturulmuş dünyamıza, bu yüzden susuyordu.
Orada, bir başına, yenilmiş, yitik ve mağrur, son bir çabayla, son, insanüstü, muazzam bir çabayla düşlere daldı.
Ölen...
- Meleği öldürmüşler. Yanlarına alıp orada...
- Darp izleri görülmüş bedeninde, yanık izleri, parmak izleri, ayak izleri...
- Kendi istemiş. Yalvarmış hatta. Öldürün beni, diyeyalvarmış. Bırakın öleyim.
- İstese uçup giderdi. KEndi seçimiydi. O geldi aramızda yaşamaya...
- Kanatları kırılmış. Askıda kanatları kırılmış....
- İstese uçup giderdi. O seçti bizimle kalmayı...
- Kalmadı ki!
Sesler..!
....
İçindeki sen'lerden hangisini cepheye sürüp hangisini geri çekeceğine karar verirsin. İçinizden biri mutlaka ölesiye korkacaktır. Gözden çıkarabileceklerini, çıkaramayacaklarını tartar, kapataibleceğin hesapları kapatırsın.
.....
Hazır mısın? der. Dünyayla yaşıt, sert, suskun, delik deşik taşa?
Yeniden doğabilmek için bir aynayla ve bir yürekle beraber toprağa gömülmen gerekir....
aslı erdoğan
03 Ağustos, 2009
Yolun Nersindeyim?
Ben küçükken hep kabuslar görürdüm, çığlıkla uyanırdım uykulardan. Öyle çok korkar öyle büyük çığlıklar atardım ki bütün apartman uyanırdı gece vakitleri... "korkmaktan korkma" derdi babam. Sakileştirirdi beni. Sonraları korkmamayı öğrendim gördüğüm kabuslardan.. Kabusların da bir rüya olduğu gerçeğini öğrendim, kabus görünce uyanıp akvaryum ışığında oyunlar oynamayı öğrettim kendime.
En baştan başlamak daha zor oldu, ilk günlerin heyecanını anımdamak, umutlarımı...
Kendime "inanıyorum" derken dürüst değilmişim yada inancımı boşa çıkarmışım.
Elimi kolumu nasıl bağalsım kendi kendime hayret ediyorum, nasıl susturdum dilimi...
Yara bere içinde bedenim, tüm kaslarım ağrıyor tek tek... Umursamıyorum...
Yara bere içinde ruhum, kabuk tutmaya çalışan yaralarım canımı acıtıyor...
Çok zordu. Ceplerim yine dolu dolu ama ağır... Ceplerimde yüreğimde ağır... Koşamıyorum yürüyemiyorum.
Her zaman koşmak zamanı değil belki, her yolda yürünmez her zaman.
Benim için durmak vakti. Dururken vazgeçmemeyi becerebilmeliyim şimdi...
"Sağ çıkarmısın bilmem ama çıkarsan çok sağlam çıkarsın" demişti ya güvenip sevdiğim biri, ne sağ çıktım ne sağlam.
Özür diliyorum içimden sürekli... Kendimden, bana güvenenlerden, ekibimden, yola devam etmek istediklerimden...
En çokta söylemek isteyipte beceremediklerim için... Göz yaşlarının baa güç veren göz yaşalrı olmayışlarından, boğazımda kalan her düğümün başka bir değeri benden alıp uzaklaştırmasından... Benim için o kadar çok değerli o güzel insanlarla içimde sıkıştırıp sakladığım anlamları paylaşmamaktan... pek çok şeyden pişmanlık duyuyorum şimdi...
Özür diliyorum tüm pişmanlıklarımdan, tüm sebeplerimden...
Kendime sorularımı bulmam lazım, cevaplarımı dürüstçe vermem.
Durup düşünürken düşmemem lazım, durunca vazgeçmemem.
Sonra, sonra devam etmem lazım.
Yeni fırsatlar için kayan yıldızlardan dilekler dilemem belki...
Denizler durulunca, ışıklar kapanınca, unutup yıktığım günleri, yeniden girerim rüyalara...
18 Temmuz, 2009
İshakçılardayız..!
İstikamet İshakçılar Köyü...
Gelişmeler 20 gün sonra...
16 Temmuz, 2009
Anlamaya çalışıyorum, bakıp görmeye, işitip duymaya.
Hayal etmeye çalşıyorum, nasıl olur? a cevaplar bulmaya.
Evet, birazcık korkuyorum, bunun çok sebepleri var, çok çeşitleri.Ama çok da umutluyum, bu ekiple başaramazsam kimlerle başarırım ki?
Dün dediki" sağ çıkarmısın bilmem, ama eğer çıkarsan çok sağlam çıkacaksın"
Göreceğiz, çabalayacağım.
Tüm bunları düşünürken, Çın Çın yazdı iki cümle; Seni hep çok sevdim, bunu asla unutma.
İçim çız etti, buz gibi soğdum önce telaşla telefonumuardım, bulamadım... Konuşmayalım dedi lütefen bu gece, peki dedim..
Peki, ne zaman? Çok geç olmadan olsu lütfen, çok geçmiş olmadan...
12 Temmuz, 2009
09 Temmuz, 2009
Benim staj bitmezmiş mişte miş miş...
Sonra kaşla göz arası internete girdim, mail kutumu açtım, Çarşamba haberi gelmiş.
Ağustos ayına serpilmiş ufak tefek planlar için özür mailleri göndermeliyim, söz küçüğün kampı için en önce!
Huzur gibi bi his.. ama bi yanı heycan biraz...
07 Temmuz, 2009
Biraz
Aslında biraz, kararsızım bu aralar. Hiç bir şeye sımsıkı sarılmadığım zamanlar.
Aslında biraz, korkuyorum, sımsıkı sarılmaktan birşeylere.
Aslında vazgeçtim ben, geçmişten yarına refans vermekten. Yarın, yarın olsun istiyorum.
Aslında en çok ta, yarın olsun istiyorum, hep yarınlar olsun.Aslında biraz sıkıldım da. Hep aynı dinlencelerle dinlenmekten, aynı özenleri aynı eylemlerle sergilemekten.
Yeni şeyler istiyorum, çok tanıdığım çok bildik olsunlar.
Yakınlığı, gerçekliği yepyeni olsun, sevgisi yeni olsun değeri yeni.
Hep sever olduklarıma, hep değerli olanlara başka türlü ifade edeyim istiyorum değerleri, başka türlü yaşayayım.
Yıllardır biriktirdiğim işleri yapayım, "2006'dan bu yana" projesiyle başlayayım mesela.
Yıl yıl almanaglarım olsun hayatımdan, defter defter notlar olsun olan bitenlerden, gidilen yerlerden, kendi yaptığım defterlere yazılan.
Yazıpta yollamadığım mektupları zarf zarf ayırayım, ve mutlaka sahibine vereyim, hele de son olacaklar için...
Alıpta vermediğim hediyeleri, içimden geçipte söylemediğim notlarla birlikte kutulara koyup sahiplerine ulaştırayım, güneşli sabahlarda.
Aslında bugünlerde, keyifle uyanıyorum sabahlarda. Heycanla yürüyorum sokakları.
Bir tek bu sabah endişeyle meraklandım.
06 Temmuz, 2009
Yeni Heyecan! :)
Dün öğleden sonra internete girmeye Pablo'ya gittim, bilgisayarım bana küstü sanırım ki bu aralar istediğim hiç bir şeyi yapamdığı gibi internete de girmiyor, giremedim. İnternete girmekteki tek amacım olan formu da yollayamadım dolayısıyla.
Kadere yükleyip tüm suçu yola devam ettim, kuzen ve tayfasını Meram'a börek yedirmeye götürecektim ya.. Hımm bide istastona yürürken ve dolmuş( minübüslerin adı Konya'da dolmuş:)) beklerken gelen Deniz var... Sonra telefonum çaldı benim, tanımadığım bir numara ama tanıdığım bir ses. Ve o değerli teklif geldi. Şaşkın, sakin dinledim. Bir an korktum, altından kalkabilirmiyim acaba? diye. Sonra dedim ki kendime, sen bunu çok istemiştin, ve denemeden bilemezsin.
Ve şimdi yeni heyecan, Kültür Avcıları.

Öğrenme hedeflerimi yeniliyorum, ne mutlu bana ki kendime tekrar tekrar sormama ve cevaplar aramaya yeni alanlarda olabiliyorum. Çok güzel ve akıllı bir heyecan var içimde, hızlıca hayatımı planlamaya girişti:) Yazın gevşeh rehaveti ve daha temmuz sonuna, ağustosa çok var gevşekliklerini silip atıverdi.
Nereleri gezsek? planlarını erteledik şimdilik, bir haber de çarşamba günü gelecek. O ise bambaşka bir heyecan ve biraz da tedirginim. Bu sefer de olmazsa bir daha dener miyim?
Hım... Hülya 26 eylülde gelin oluyor imiş... Özge'ye sordum, tarihler çakışmıyor, mutlu oldum:)
03 Temmuz, 2009
# …. İç içe geçmiş milyonlarca özlem, korku, kimsesizlik, çaresizlik; dalga dalga genişleyen tarifi imkansız, dağılıp gitmez, silinmez, amansız bir mutsuzluk, susuzluk, kırgınlık, yıkkınlık içinde ben, boğula boğula, yenile yenile, çürüye çürüye, ezile ezile artık hiç da rengarenk olmayan, çın çın gülüşlerle yankılanıp yankılanıp durmayan, tersine her geçen gün biraz daha, biraz daha bozaran, kuruyan, boşluğun o çalkantılı sürüklenişlerine ağır ağır, ağır ağır gömülen bir ömrün, kırıldı kırılacak, dağıldı dağılacak bir ömrün kıskacında beklemekte, beklemekte, ahh ufalanmakta, kaybolmaktayım. Kaybolmaktayım. … #
Güneşim, yıldızım benim, nerelerdesin? Nerelerdesin, Denizden çıkıp gelen Güneş’im?
# Anılara tutunmak;
Dalından düştü düşecek yaralı bir yaprak gibiydim, kirlenmiş gülüşler karnavalında.
Dışarıdakiler umurumda değil sevgilim. Onlar, artık büsbütün ustalaştıkları bir oyunun, her defasında diz çökmelerle, ezilmelerle, kırılmalarla sonuçlanan bir oyunun şuraya buraya saçılmış taşlarını toplamanın telaşındalar. Toplayım, üst üste yığıp, kendilerine bir tepe, bir dağ yaratmanın derdindeler. Ulaşabilecekleri tek doruk, o belli belirsiz varlıklarına, üflesen dağılacak denli güçsüz geçmişlerine, bugünlerine sundukları bu doruk olacak eninde sonunda. Başka çıkar yolları kalmadı çünkü. Başka kaçış yolları kalmadı.
Benden usanmışlardı sanki,.benden kopmuşlardı. Küsmüşlerdi beklide. Hep yabancıydım onların arasında. Hep suskun, kapalı, bekleyen, bekletilen. İyi ama ne yapmıştım onlara? Bir günden bir güne kalplerini mi kırmıştım, ellerindeki avuçlarındaki mallarına göz mü koymuştum, hayatlarına mı kastetmiştim? Kimin tavuğuna ‘kışt’ dediğim vardı ki? Aynı dili konuşuyordum onlarla. Aynı havayı soluyordum. Hep yılgın. Hep mutsuz. Oysa, dedim ya onların arasındaydım. Yolları paylaşıyorduk. Parkları paylaşıyorduk. Sinemaları, kafeleri paylaşıyorduk. Yürüyüşümün hiçbir farkı yoktu onlardan.
Daralan çember, kanayan yürek.
Sahibini bulamamış mektuplar. Mektubunu bulamamış sahipler. Büyüsünü yitirmiş uzaklar. Sonsuz bir karanlık. Sonsuz bir yalnızlık. Dipsiz bir kuyu. Yukarılarda, çok yukarılarda, delicesine kanat çırpan, masmavi gökyüzünü bir uçtan bir uca benzersiz renklere, bulunmaz kokulara bulayan, sevinçli, çoşkulu binlerce, on binlerce her renkten yolcularıyla boşluğu yararcasına süzülüp gelen uçaklar. Arkalarında köpükten bir çizgi. Uzun. Upuzun.
Bir karış, yalnızca benim için.
Devrilen dağlar altındaydım. Çığlarla sürüklenendim. Kalabalıktım. Hem tek başınaydım. Bir elim, hep diğer elimdeydi. …
Paramparçaydım.
Bütünlenemezdim, çok denemiştim. Olmuyordu. Başaramıyordum. Toz dumandım.
Oysa güneş güzeldi. Nefes almak güzeldi. Düşler her şeyden güzeldi. Düşerli hatırlamak güzeldi.
Oturuşumun kalkışımım, saçlarımı tarayışımın, aynalara bakışımın, kalem tutuşumun, giyimimin kuşamımın, sigara yakışımın, öfkelenişimin hiçbir…hiçbir farkı yoktu.
Düşler iğrençti. Düşleri hatırlamak iğrençti.
Özlemek, acı veriyordu. Aşk, hiç yaşanmayandı zaten. Kandırıyordun gönlünü işte. Şarkılar mide bulandırıyordu. Yürümek kötüydü. Yağmurlar, nicedir çamur.
Her sözcük, bir taş, belki de
yükseldikçe yükseliyor duvarlar, gövden boyunca.
Takvimlerle ilgilenmek;
Öylece duruyordu. Solgun duvarlar ortasında. Küçücük bir ışığa ölesiye hasret, tozdan topraktan önü ardı silindikçe silinmiş. Puslu. Küflenmiş. Yıkıldı yıkılacak. Yerinden söküldü sökülecek bir takvim. Korkunç bir hızla, korkunç bir gürültüyle birbiri üstüne devrilen günlerin, haftaların suskunluğu, soğukluğu yayılmış her bir yanına.
Yok;
Artık ne sen ne de dışarıdakiler.
Umurumda değilsiniz sevgilim. Hiç kimse umurumda değil.
Belki de biliyorsun, ama yine de söyleyeyim, bunu ben istemedim. Belki bu sonsuz karanlıkta, bu sonsuz yalnızlıkta milyonlarcayız. Dışarıda sandıklarımın hepsi, abartmıyorum hepsi, ola ki, burada, benimle erimekteler, benimle silinmekteler.
Sen de buralardasın sanki. #
Bir yerlerden sesini duyar gibi oluyorum?
