Dün İstanbul'da meydan gezmesine çıktım, tabi ki tekkeyi ziyaret etmeden dönmedim:)
Dünden aklımda kalan en güzel fotoğraf, ofisin önünde esneyerek kahvesini yudumlayan sevgili Erhan dude idi.
Dün yaptığım proje gezintisinde kendimi Galata Kulesi'ne odaklayarak dolaşmaya çalıştım, nereler beni oraya götürüyor, nerede nasıl engeller çıkıyor, bana hazırladığı ne gibi süpizler var...
Çok istedim oldu, bu dönem Galata Meydanı, Tünel Meydanı, Kumbaracı Yokuşu ve Yüksek Kaldırım'ı içeren bir bölgeyi çalışacağım. Sözümona kentsel tasarım yapacağım, yapabileceğime hiç inanmasamda. Ama çok büyük bir tehlike bekliyor beni; kapılıp gitmek. Korkuyorum gece-gündüz renkleri, tüm dünya sesleri, kapı önü yüzleri, arka bahçe gizlerine, boş binalarda masal heveslerine, akordeon sesine, midye dolma sepetlerine, mahallerlerdeki çocuk çetelerine kapılıp gidersem diye...
Korkuyorum çünkü biliyorum ki, kapılıp gitmek gitmek değil; gidememek. Gitmek gibi rahat değil gidememek.
Gel-gitler beni yorar, med-cezirlerin vurduğu kayalıkları yorduğu gibi. Ben denizinde kayalık değilim ki sen balık olasın bu dünyanın. Nasıl ki hiç kimse kaçamazsa ıslanmaktan, çünkü doğmadan daha ıslaktı dünyamız, ben de kaçamam bu kentin beni yormasından.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder