16 Mayıs, 2009

Çıldırmanın eşiğinde durur gibi hissettim az önce kendimi, yaklaşık beş saniye önceydi. İki damla düştü, ikisi birden aynı hızla, aynı anda ayrı iki gözden. Düşmeselerdi, çıldırabilirdim, düştüler iyiki, yaşadığımı anladım.

İçimdekileri olduğu gibi yazacak akdar cesaretim var mı şu an? Şimdi konuşamassam kendimle, biliyorum, ebediyete kadar susarım.

Ben anlatırken tepki vermeden dinleyen ama dinlediğinden emin, dinlediklerini duyabildiğimden emin olabildiğim için belki, içime aynı tutar gibi yanında konuştukça içimde sıkıştığım, sıkıştıkça göremediklerimi görüp gördükçe anlattığım insanlardan birinin yanında olmak istedim şuan. Her yer olabilir, bu evden başka... Ne uzaklar şimdi, ne kadar da azlar..

Neye ağlıyorum?

Aile içi çatışmalardan yorgun düşmelerime mi?

Güneşten çıkıp gelen güneşin artık benim günümü aydınlatmadığına, bendeki aydınlığının bindebirini yarattığı bi yüreğe hayranlığına mı?

Yıllarca içimde ki Seda'nın biriktirdiği gerçeğe çok yakın, ama gerçekleri başka olan hayallerin gerçekleşmeyip, durdukları yerde çürüdüklerine mi?

Kırıklarıma ağlıyorum galiba. Kırık hissediyorum kendimi, kırık yumurta kabukları gibi...
kırılmış, içi alınmış, ezilip çöpe atılmış kabuklar gibi...
Kullanılmış hissediyorum, kendimi kullandırtmış - çünkü hayallerin bana geleceğinden yana umudum varmış -

Artık, çocuğum olsun istemiyorum, kızda olsa erkekte olsa adını Umut koymayıda...
Ben artık, içimi yakan o ıslak güneşin bu kentte olduğunu hatırladıkça üşüyorum...
Hayal diyip belettiğim adımları atamayışlarıma sebeplerin en sevdiğim dediğim olduğunu anımsadıkça, küsüyorum sevmelerime, korkuyorum ailem gibi sevmekten birini...

Terkedebilsem bu şehri....
Olmadı İstanbul, tutturamadık biz senle oyunu...

Hiç yorum yok: